Ben evvela, hasret hislerine takılmadan, sinelerindeki vatan sevgisini hizmet aşk u şevkiyle bastırarak sırf Allah rızası için dünyanın dört bir yanına açılan o karasevdalıları hatırımdan hiç çıkarmadığımı ifade etmeliyim. Ellerimi hemen her kaldırdığımda dualarımda onları zikretmeye çalışıyor, umumî mânâda, “mütevellîn–mütevelliyât, muallimîn–muallimât, râidîn–râidât, tâlibîn–tâlibât” diyerek Cenâb-ı Hak’tan onları hususî inayet ve sıyanet seralarına almasını niyaz ediyorum. Her münacatımda, o kelimelerin her biri tam olarak neye taalluk ediyorsa, o mânâ ve muhtevayı kalbimden vizeli olarak ifade etmeye çalışıyorum. Zira bu ölçüde önemli ve ciddi bir meseleye sahip çıkan ve bu hususta herkesin gösteremeyeceği ölçüde fedakârlık sergileyen arkadaşlarımın hâllerini Cenâb-ı Allah’a arz ederken mutlaka ne söylediğimin farkında olmam ve asla gaflet hâli içinde bulunmamam gerektiğini düşünüyorum. Meselâ, “mütevelli” derken, hizmeti tevellî eden, hem himmetleriyle takviye edip hem de o iş için koşuşturan, sünûh eden her fırsatı değerlendirmeye çalışan ve daha fazla insana ulaşabilmek için fikir sancısı çeken fedakârlar gözümün önünde tülleniyor. Aynı şekilde girecek sine ve gönül arayan fedakâr öğretmen arkadaşlarımızı hatırladığımda “muallimîn”, onlar gibi gurbet diyarlarında koşturup duran bacılarımız söz konusu olduğunda da “muallimât” diyorum. Sonra da talebelere rehberlik yapanlar, talebe olanlar… Hâsılı bu gönüllüler hareketine katkısı olan herkesi dualarımda zikretmeye çalışıyorum.
Onların Sevabını Ancak Allah’ın Mizanı Tartar