Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;Emek mahrumu günler fikr-i ferdâ bilmez akşamlar,Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.
mısralarıyla inleyip durur.
Fakat sonra bir kısım esintilere bakar. Meselâ Anadolu insanının dünyanın dört bir tarafında harıl harıl çalıştığını görür, onların bu samimi gayretleri karşısında: “Çok kötü şeyler var ama elhamdülillâh dünyanın şu kadar ülkesinde sesimiz, soluğumuz duyuluyor ve bayrağımız dalgalanıyor. Kültürümüzün bir tercümanı olan dilimiz konuşuluyor. Tarihten tevârüs ettiğimiz bize ait değerler, o dil vasıtasıyla başkalarına duyuruluyor.” der, teselli bulur. Evet, bir dönem, başkaları Devlet-i Âliye içinde açtıkları bin beş yüze yakın okulla kendi kültürlerini bize dayatmış ve bizi kendilerine benzetmişlerdi. Biz ise şimdi herkese bağrımızı açmış, evrensel insanî değerlerle, bütün insanlığı kucaklamaya çalışıyoruz. İşte bu duygu ve düşüncelerle hemen o karanlık âlemden, o kâbuslardan sıyrılır, ümit ve inşirah esintileri duymaya başlarız. Elbette ki biz, hiçbir zaman realiteleri göz ardı edemeyiz, realiteleri göz ardı edercesine mutlak bir optimist olamayız. Fakat realiteleri görmenin yanında eşya ve hâdiseleri, kudreti sonsuz Rabbimize iman ve itimatla değerlendirir, o nazarla ele alırız.