İçeriğe geç

Şimdi sorunuza dönecek olursak, öncelikle ifade etmem gerekir ki, zikredilen bu kavimlerin, günah ve isyanlarıyla, başlarına gelen musibetler arasında bir münasebet aramanın, bizi çok alâkadar edip etmeyeceğini bilemiyorum. Bununla birlikte, böyle bir alâka kurmanın, değişik maslahat ve faydaları olabileceğini düşünüyorsak, dikkat edildiğinde, işlenen suçlarla, bu suçlara terettüp eden cezalar arasında bir münasebet olduğunu görebilir, bir münasebet kurabiliriz. Meselâ, Âd ve Semud kavimleri, semaviliği görmemiş/görememişlerdi. Peygambere gelen vahyi inkâr etmişler, bir peygamberin şahsında kendilerine ulaştırılan semanın sesini duymamışlardı. Bunun neticesinde de beklemedikleri korkunç bir semavi sayha ile yerle bir edilmişlerdi. Bir kez daha ifade edeyim ki, Kur’ân-ı Kerim, sarahaten böyle bir münasebeti ifade etmese de, aklî istidlaller neticesinde biz böyle bir alâka kurabiliriz.

İkinci bir misal olarak, Kur’ân-ı Kerim’de, yaklaşık iki sayfada, açıktan açığa Kârun’un isyanı ve ona verilen ceza anlatılır. Bu âyet-i kerimelerde, o tâli’sizin, hazineleri ile ortaya çıkarak halka karşı çalım satması, caka yapması ve onun bu çalım ve cakalarına bazılarının imrenerek ona verilenlerin kendilerine de verilmesini temenni etmeleri dile getirilir. İşte yerin üstünde âdeta hindiler gibi kabara kabara dolaşan Kârun’a verilen cezanın da, suçuna uygun olarak yerin dibine batırılma şeklinde tecellî ettiğini görüyoruz. Hazreti Pîr’in ifade ettiği gibi tevazu, insanı yukarılara çıkarırken, tekebbür ve büyüklenme ise onu yerin dibine batırmaktadır.3

299