Ne var ki, bir insanın, bir problemle karşılaştığında, Kitab’ı, Sünnet’i, icmaı, kıyası bilmeden ve bu mevzuda kütüb-i fıkhiyede, fukahanın ne deyip ne demediğini öğrenmeden kendi başına hareket etmesi, söz söylemesi elbette ki doğru değildir. Doğru olmadığı gibi, bâlâpervâzâne böyle bir tavır o şahsın din ve diyaneti adına ciddi bir tehlike arz eder. Bu sebeple, çözüm aranan bir mevzuda söz söyleyebilmek için öncelikle usûl ve füruuyla temel kaynakların çok iyi bilinmesi gerekir. Sonra da, sahabe, tâbiîn ve müctehidîn-i izâm efendilerimizin veya İmam Gazzâlî, İzz b. Abdüsselâm, Şâtibî ve Üstad Bediüzzaman gibi büyük şahsiyetlerin o mevzuda bir şey söyleyip söylemediğinin araştırılması ve şayet söylemişlerse onların görüş ve düşüncelerine müracaat edilmesi gerekir. Bu açıdan rahatlıkla denilebilir ki, istenen vasıflarla ittisaf etmeden, sayılan bu hususlara muttali olmadan, onlarla alâkalı herhangi bir tetkik ve tahkikte bulunmadan, “Burada şöyle de hareket etsek olur.” demeye hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamaz. Evet, dine ait meseleler öyle ulu orta üzerinde söz söylenecek konular değildir. Dediklerinizin mutlaka Kitab’a, Sünnet’e, ümmühata ve muhkem disiplinlere uygun düşmesi gerekir.