İçeriğe geç

Tasavvufta mürîd, bir noktadan sonra murad olur. Yani, ömür boyu hep onu diler, hep onu ister. Onun mürîdidir. Kendi güç ve kuvvetinden teberri edip “Kudreti Sonsuz”un iradesine râm olur. Belli bir noktaya ulaşınca murad hâline gelir. Yani, Hak arzusuyla dopdolu olur, mâsivâya, Allah’tan (cellû celâluhu) başkasına bütün bütün kapanır da onun hoşnutluğundan başka hiçbir isteği kalmaz. Bu hâliyle de Hakk’ın murad ve matmah-ı nazarı, “gözde”si, bahtiyar bir ruh olur. İşte, biz Allah’ın muradı değilsek, o emanetini niçin bize versin ki?

Evet, bu hususta korkmalı, tir tir titremeli; her başarı ve muvaffakiyetten sonra o işe lâyık olup olmadığımız hususunu (liyakatimizi) masaya yatırmalı; çok büyüten bir mercekle tavır ve davranışlarımıza bakmalıyız. “Acaba biz böyle bir ihsân-ı ilâhî ve nimet karşısında şükür ve vefa vazifemizi yerine getirebiliyor muyuz?” duygusuyla kendi eksik ve kusurlarımızı sorgulamalıyız. Muhâsibî, muvakkaten aklından geçenleri, meselâ bir anlık “Şu adam şu kadar iyi olsa.” şeklinde başkalarını kritiğe tâbi tutmayı dahi büyük günah sayıyor ve onun ızdırabıyla yaşıyor; davranış, fiil ya da tavır değil, aklına gelip uğrayan sevimsiz şeyler hakkında bile “Benim aklım temiz olsaydı o kirin ne işi vardı onda!” diyor ve her an kendi muhasebesiyle uğraşıyor. Bizim şiarımız da bu olmalı ve biz sadece, masiva düşüncesinden sıyrılamayan kendi nefsimizi kınayıp onu sorgulamalıyız.

Hatalara Hayat Hakkı Tanımama

183