Mucize ve kerâmet haktır ve Allah (celle celâluhu) dilerse âdiyâtı (alışılmış sebepleri) paramparça eder, fevkalâde şeyler ortaya koyar. Fakat hiçbir nebî, planlarını bu fevkalâdeliklere göre yapmaz. Hepsi işlerini sebeplere göre planlar. Uhud’da Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzerindeki zırhının üstüne bir zırh daha giymesi, gereken tedbiri alması söyleniyor. Zira, yapılması gerekenleri yapmadan her şeyi Cenâb-ı Hakk’a havale etmek cebrîlik (cüz’i iradeyi kabul etmemek, insanın hareketlerinin kendi elinde olmadığına inanmak) olur.
Üstad Hazretleri, Kur’ân-ı Kerim’de insana verildiği söylenen emaneti “ene” (benlik) olarak yorumluyor. Ene’nin en önemli rüknü iradedir ve insanın davranışları ona bağlanmıştır.11 Bir mânâda insan, iradesiyle insandır. Bize düşen de hayatımızı fevkalâde, harikulâde türünden beklentilere bağlamak değil; iradelerimizin hakkını vererek yapılması gerekenleri yapıp, neticeyi Yüce Rabbimizin muradına bırakmaktır.
Takvânın İki Yönü
Allah Teâlâ’ya göre her şey çok kolaydır. Biz, esbab planında düşünmeye kalkınca her şeyi zor ve çetin görüyoruz. Bizim, özellikle de bu devirde, kalb ve ruhun derece-i hayatına çıkmamız da ulaşılması imkânsız bir hedef gibi görünüyor. Fakat kalbler Allah’ın elinde. O murad buyurursa, bizi de salih kulları arasına dâhil eder. Ne var ki, bu yol çok fedakârlık istiyor, bu uğurda sabırla çalışıp çabalamak gerekiyor. Rezzâk-ı Hakikî’nin bize verdiği bütün nimetleri yine O’nun rızası istikametinde sarf etmek iktiza ediyor.
Bir de bu yolun yolcusu, her zaman takvayı esas almalıdır. Tekvînî emirlere bakmada da takvadan sapmamalıdır. Takvânın bu iki yönü de ihmale gelmez. Evet, takvanın iki yönü vardır:
1. Teşriî emir ve nehiylere riayet; yani, dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmek.
Dipnotlar
- 11 Bediüzzaman, Sözler s.584 (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat).