İçeriğe geç

Cenâb-ı Hak, “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim, vaadettiklerimi vereyim.”9 buyuruyor. Allah (celle celâluhu) bizimle mukaddes bir anlaşma yapmıştır. Ne tâli’liliktir ki, bizi anlaşmaya, sözleşmeye muhatap kılmıştır. İman, o muahedede (anlaşma) zımnî bir imzadır; Allah’la aramızdaki mukaveleye “Evet” demektir. Yüce Allah bu muahedeyi asla bozmaz. Sözünde durmama tek yanlıdır ve kullara aittir. Biz verdiğimiz sözde vefalı olduğumuz müddetçe o bizi yalnız bırakacak, sürüm sürüm süründürecek değildir. Sürüm sürüm sürünmenin ilk alâmeti de matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir. Bu durum bizde varsa, biz vaade vefalı olmamışız, o da bizi nimetlerinden mahrum bırakmış demektir.

Sözde durmamanın alâmetleri vardır. Nefsiyle alâkalı bir meselede kalbi duracak gibi olan; ama Allah, Peygamber ve din ile ilgili hususlarda hiç heyecanlanmayan bir insan vaadini unutmuş; öne çıkarması, öncelik vermesi gereken hususları arkaya atmış demektir. Allah’ın inkâr edilmesi, Peygamber’e sövülmesi karşısında kalbi duracak gibi olmayan bir mü’minin, putlaştırdığı nefsine azıcık ilişildiğinde heyecanından çatlayacak hâle gelmesi, vaadinden dönme ve açık bir nifak alameti değil midir? Şahsına ait bir meseleden, izzetini, gururunu kıracak bir ilişmeden dolayı “Kan kustum” diyor; fakat Allah’ın inkâr edildiği, Peygamber’in tanınmadığı bir yerde aynı hisleri yaşamıyorsa bu durumda bir yanlışlık yok mudur?

Evet, solma, matlaşma bize aittir; hâşâ, onu Allah’tan bilmek asla doğru değildir. İnsan, ülfete karşı savaşmalı; ünsiyetle yaka paça olmalıdır. Hobiler yaşamaya değil, mesuliyet şuuruyla gerilmeye ve kendisine tevdî edilen vazifeyi temsil etmeye çalışmalıdır.

123