Cenab-ı Hak, bazı fertlere veya toplumlara büyük olma yolunu gösterir, onlara ekstra nimetler bahşeder. Onlar, Allah’ın kendileri için takdir buyurduğu bu nimetlerin kadrini bilirlerse Allah nimetini daha da artırır. Aksi takdirde sıradan insanların durduğu yerde de duramaz ve daha aşağılara inerler. Aslında bir açıdan her insan böyle bir büyüklüğe namzet olarak yaratılmıştır. Çünkü o, ahsen-i takvime (en güzel yaradılışa) mazhardır, eşref-i mahlûkattır (yaratılanların en şereflisidir); âdeta bütün bir varlığın hulasası gibidir. Meleklerin kendisine secde ettiği varlıktır. Allah’ın bu ölçüde kıymet verdiği insan, sahip olduğu donanım ve potansiyelin hakkını vermezse esfel-i sâfiline (aşağıların en aşağısına) sukût eder. İnsanın önünde üç alternatif vardır: Ya iyi işler yapacak ya kötü fiiller irtikap edecek ya da boş ve hareketsiz duracaktır. Son iki durum, onun sukutuna sebeptir. Yükselmenin ise tek yolu vardır: İyi işler yapma. Kur’ân bunu, iman etme ve amel-i salih işleme şeklinde formüle eder. Her insanın hayatında bu nimet-külfet dengesini görebiliriz. Fakat bu, bazılarında daha belirgin olabilir. Bir kimse ne kadar külfete katlanmışsa hakkında o kadar ganimet takdir edilir. Bu kaide, fıkıhta pek çok ahkâma kaynaklık etmiştir. Mesela savaşta, ölümü göze alarak düşmanla göğüs göğse çarpışan muharibe verilen mükafatla geri hizmetlerde çalışana verilen aynı tutulmaz.