Hepimiz, yetiştiğimiz kültür ortamlarının çocuklarıyız. Bizler, yetiştiğimiz dönem itibarıyla zorlanmadan Allah’ı, Efendimiz’i ve İslâm’ı kabul ettik. İslâmî gelenek ve görenekler ruhumuza sindiğinden, dini kabul etmede bir zorluk yaşamadık. Bu sebeple hâlimize ne kadar şükretsek azdır. Mehmet Âkif, hislerine yenik düşüp;
dese de meseleye tek yönlü bakmamak gerekir. Kazanç kadar kaybetme dehlizlerinin de hesaba katılması lazımdır. “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem (Risk ölçüsünde kazanç/nimet ölçüsünde külfet)” kaidesince, Asr-ı Saadet’te yaşamanın, nimetleri kadar risklerinin de olduğu unutulmamalıdır. O dönemin sıkıntılarına katlanabilir miydik katlanamaz mıydık, bunu hiçbirimiz bilemeyiz. Bu yüzden, hâlimize razı olmalı ve sahip olduğumuz imkânları en iyi şekilde değerlendirmeye bakmalıyız. İçinde yaşadığımız genel hava, sosyal yapının, şartların ve sistemin Müslümanlığı yaşama ve başkalarına anlatmanın ne kadarına müsaade ettiğini ölçmeli, tartmalı ve bu çerçevede hareket etmeye çalışmalıyız.
Ne sahabenin ne tâbiinin ne tebe-i tâbiinin ne de daha sonraki dönemlerde yaşamış büyük zatların çektikleri çileleri hafife alalım. Onların pek çoğu hayatlarını at sırtında, cephelerde geçirmiş ve sürekli düşmanla yaka paça olmuştur. Bir yerden başka bir yere hicret etmiş, cephelerde can vermişlerdir. Başkalarının dirilmesine vesile olmak için canlarını feda etmişlerdir. Tabi bu arada bir kısmı da dökülüp yollarda kalmıştır.