Kâinat kitabına şöyle bir göz gezdirdiğimizde orada da aynı şeyi görürüz. Allah Teâlâ, kocaman fizikî âlemleri çok küçük parçacıklardan yaratmıştır. Varlıklar ne kadar büyük olursa olsun, atomlardan, atomları da teşkil eden elektron, nötron ve protonlardan oluşur. Belki Cenab-ı Hak onları da –quark, iyon ve eter gibi farklı isimlerle adlandırılan fakat henüz mahiyet ve hakikatlerini tam tespit edemediğimiz– daha küçük parçacıklardan yaratmıştır. Dolayısıyla çok küçük şeylerden büyük şeyler yaratılması hâdisesine bir çeşit âdetullah veya sünnetullah nazarıyla bakılabilir.
Öte yandan Allah, bir karıncaya Firavun’un sarayını harap ettirir. Bir sineğe Nemrut’u yere serdirir. Bir mikropla Deccal’in hakkından gelir. Bütün bunlar O’nun namütenahi (sonsuz) kudretine delâlet eder.
Bu hakikati daima göz önünde bulunduracak olursak, en büyük başarılar bile bizi ucb ve gurura sevk edemez, bize sıradanlık duygusunu unutturamaz. Hz. Ali’nin ifadesiyle “insanlar içerisinde sıradan bir insan” olmayı en büyük fazilet bilir, hiçbir şekilde faikıyet (üstünlük) mülâhazasına girmeyiz. Unutmamak gerekir ki insanın kendi yaptığını beğenmesi, bütün güzellikleri kendinden bilmesi, “Var mı benim gibisi!” demesi… Bu tarz düşüncelerin kaynağı hep şeytandır.
Tevazu ve Mahviyet
İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) cihanda öyle bir inkılâp yapmıştır ki, Âkif’in ifadesiyle, bir nefhada kayserleri, kisrâları yere sermiş ve bir hamlede insanlığı kurtarmıştır.28 Buna rağmen O, hayatı boyunca tevazu ve mahviyetten hiç ayrılmamıştır. Mesela bir seferinde yanına gelen bir adam korkudan titremeye başlayınca, “Korkma, rahat ol! Ben kral değilim. Ben, kurutulmuş et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.”29 demiştir.