İçeriğe geç

Saadet Asrı’ndan sonraki dönemlerde yaşanan hâdiselerde, bizim için bir ümit ve güç kaynağıdır. Mesela Müslümanlar güçlenip devletler muvazenesindeki yerlerini aldıkça çeşitli husumet cepheleri oluşmuş; bir dönem Moğollar gelmiş, başka bir dönemde ise Haçlılar hücuma geçmişlerdir. Birisi giderken öbürü gelip musallat olmuş; fakat Allah’ın izni ve inayetiyle, bunlar her gelişlerinde yıkılmayan ve parçalanmayan İslâm surlarına çarpıp geri dönmüşlerdir. Bazen Alparslan Hazretlerine, bazen Kılıçarslan’a, bazen de Selahattin’e çarpıp dağılmışlardır (Allah’ın rahmeti ve gufranı onların hepsinin üzerine olsun). Ölüm çukurları, İslâm ümmeti için Allah’ın izniyle yeni bir ferah-feza iklime dönüşmüş ve üzerinde dolaşacağımız bağ ve bahçeler hâline gelmiştir. O hâlde biz, şu anda pek çok husumet cephesinin tasallutu altında bulunuyor olsak da, neden bir kez daha bütün bunları aşarak yeni bir diriliş gerçekleştiremeyelim? Neden insanlığın yüzü bir kere daha gülmesin? Neden milletimiz hak ve adaleti gerçekleştirme istikametinde devletler muvazenesindeki yerini bir kez daha almasın?

Tarihe bu nazarla bakıldığında Cenab-ı Hak’ın, Söğüt’ün bağrında metamorfozla bir tırtıldan bir kelebek yarattığı görülecektir. Birkaç yüz çadırdan ibaret olan bir boy, aradan daha yüz elli sene geçmeden dünyanın kaderine hâkim olmuştur. Öyle ki, Batılılar kendi aralarında Devlet-i Âliye’ye “Osmanlı İmparatorluğu” demeye başlamışlardır. Bu, bir kabullenmenin göstergesidir. Zira Devlet-i Âliye, daha önce Haçlı seferleriyle doludizgin üzerine gelen bir dünyayı durdurmuş ve onları Avrupa kıtasına sıkıştırmıştır.

282