Demek ki Allah bir kulunu sevince, onun kulağını mânâ âlemine açıyor ve her şeyi en doğru ve mükemmel şekilde duymasını sağlıyor. Böyle bir kişinin, sem’iyyat dediğimiz vahiy bilgisine ve tekvinî/teşriî emirlere karşı gözleri açılır. O, görülecekleri daha iyi görmeye başlar. İnsanın başını döndüren bir meşher (teşhir yeri) olan kâinat kitabına baktıkça içine marifet hüzmeleri akar. Rabbimiz, aynı zamanda böyle bir kulunun elini ve ayağını da doğruluk istikametinde kullandırır. Ona yanlış adım attırmaz. Bu hadisi de biraz önce üzerinde durulan sıyanet-i ilâhiyeye irca edebilirsiniz.
Hadis-i şerife göre mü’minin böyle bir mertebeye nail olmasının yolu, önce farzları tastamam yerine getirmesi, arkasından da nafilelerle Allah’a yaklaşmaya devam etmesinden geçer. Evet, muhabbet-i kâmileye götüren faktörlerden bir tanesi de “kurb-u nevâfil” diyebileceğimiz ufka ulaştıran nafile ibadetlerdir.
Allah’ın kullarına olan sevgisinin diğer bir tezahürü de onların Cenab-ı Hakk’a karşı içlerinde duydukları aşk u şevktir. Cenab-ı Hakk’ın teveccühüne karşı insanın içinde de bir teveccüh hâsıl olur. Mesela bir insan, samimi olarak Allah’tan sadakat, vefa, muhabbet ve teveccüh isteyebilir. Ellerini açıp sürekli, “Allah’ım, Seni öyle sevmek istiyorum ki Senden başka gözümden her şey silinip gitsin. Seni andığım zaman burnumun kemikleri sızlasın, heyecanla coşayım. Beni benden alıp götürecek ve Sende yeniden var edecek bir sevgi ve teveccüh istiyorum.” diyebilir. Onun bu istekleri tezahür etmese bile Allah’tan bunları isteyen bir insan bu ufkun kahramanıdır. Allah, bazı fıtratların bu taleplerini kabul ederken bazı fıtratlara da, imtihan yaşamamaları için, ikramını hissettirmeden verebilir.