Evet, bütün mukayyed kıyamlar ve kıvamlar O’nun kayyûmiyetinden birer zıll, birer reşha, birer çizgi ve birer akisten ibarettir. Bu mülâhaza, filcümle bütün esmâ ve sıfât-ı sübhaniye için söz konusu olmakla beraber, bilhassa kayyûmiyet-i ilâhiyenin her şeyde bir izi, bir işareti, bir şuâı bulunduğunu göstermesi zâviyesinden onda daha bârizdir. Aslında Hak, her nesnede ve her şeyde –bî kem u keyf– kemâlâtının bâzı şuâlarını kendi görüp bildiği gibi bizlere de hissettirmek ve duyurmak istemektedir. Evet, O’nun, melekûtî âlemlere, kendi derinlikleri çerçevesinde; mülkî, fizikî dünyalara da, ayna olmaları ölçüsünde bir kısım celâlî ve cemâlî tecellîleri vardır. Bu tecellîlerden bazıları ancak erbâbınca duyulup hissedilebilir şekilde meknî ve mukayyed türden farklı farklı tecellîlerdir; bu itibarla da hepsini duyup hissetmek her ferde müyesser değildir. Ne hoş söyler o nâzım-ı meçhûl: “Er odur ki koku alabile / Yoksa âlem nesîm ile doludur.” Böyle kokuyu alabilen ruh ve gönül kahramanları, gördükleri her nesnede Hakk’ın kayyûmiyeti ve kendi zılliyetlerinin şuuruyla hep mest ü mahmur yaşarlar; zirâ, bunlar görmüşlerdir ebedî ve bâkî olanı, her şeyi zât-ı kayyûmiyetiyle ayakta tutanı, zerreden küreye her nesnenin harekât ve sekenâtını planlayıp sevk ve idare edeni, bütün kâinatların, hâkimiyet-i mutlakasına mukayyed ve münkad bulunanı; nihayet her şeyin O’nda başlayıp O’nda bittiği Zât’ı…