Evet, nasıl olmaz ki! O, daha doğar doğmaz “Ümmetim!”2 demişti. Bu, son derece şefkatli bir babanın “Evlâdım!” diyerek gönül meyvesini ve ciğerpâresini bağrına basması gibi bir şeydir. Yakub’un bir tek Yusuf’u vardı. Oysaki ümmetinin her ferdi O’nun için bir Yusuf’tu…
Evet, O, bir babanın evlâdına olan şefkatiyle bütün ümmetinin her ferdine teker teker bağrını açıyor; ümmetinin her ferdi de O’nu kendi ana-babasından ve hatta kendi öz varlığından daha çok seviyordu. Öyleyse, şefkatten doğan muhabbet ve hürmetle mukabele gören bir davranış, tebliğ adamının ayrılmaz bir vasfı, bir hususiyet ve özelliği olmalıdır. Çünkü şefkatin olmadığı yerde, sevgiden de, hürmetten de söz edilemez. Evet, insanları zor kullanarak belli şeylere itaat ettirmeniz mümkündür. Ancak, onlara tebliğ ettiğiniz hakikatleri zor kullanarak sevdirmeniz mümkün değildir. Hâlbuki şefkatin açamadığı hiçbir kilitli kapı yoktur. Şefkatle erimeyen buz, başka hiçbir şeyle eritilemez. O hâlde, insanları birbirine karşı sıcak bir sevgi ile bağlamak istiyorsanız, evvelâ bu gayenin tahakkuku için sizin onlara şefkatle eğilmeniz gerekmektedir.
Evet, insanların hata ve kusurlarını affetmeden ve onlara göstereceğiniz doğruyu şefkatle göstermeden hiçbir ferdî ve içtimaî meseleyi nihaî ölçüde çözemezsiniz. Onun içindir ki Efendimiz, ümmetinin hataları karşısında kendi durumunu bize şu temsil ve benzetme ile anlatmaktadır:
“Benimle sizin misaliniz, ateş yakan bir adamın misali gibidir ki; hemen cırcırlarla pervaneler o ateşin içine düşmeye başlarlar. O bunları kovar. Ben de ateşten korumak için sizin eteğinizden tutuyorum. Hâlbuki siz elimden kaçıyorsunuz.”3
Dipnotlar
- 2 Bkz.: es-Suyûtî, el-Hasâisu’l-kübrâ 1/80, 85, 91.
- 3 Buhârî, enbiyâ 40, rikak 26; Müslim, fezâil 17-19.