Elbette bir Müslümana, hem de Hubeyb gibi birine bu soru sorulamazdı. Ama o, bu soruyla yakaladığı son fırsatı değerlendirmeye bakıyordu. İçi içine sığmıyor, sevinç-keder arası bir hisle mutlaka bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ve o biliyordu ki, bu soruya vereceği cevap, son kıldığı namaz gibi kısa olmalıydı. Tek cümlelik bir söze bütün bir hayatı sığdırmalıydı. Öyle konuşmalıydı ki, tarih lâl kesilip onu dinlesin ve zaman onu kulağına küpe yapsın. Evet, o söyleyeceğini böyle söylemeli, son fırsatı tebliğ adına böyle değerlendirmeliydi. Ve:
“Hayır, vallahi! Değil benim kurtulmam pahasına O’nun idam edilmesi, benim kurtulmam karşılığında, şu anda Medine’de O’nun ayağına bir diken batmasına dahi gönlüm razı olamaz!”2 deyiverdi –vefanla yüksel ey yüce ruh!-
Hubeyb (radıyallâhu anh) bunları söyleyince, herhâlde içinde, biraz evvel tebliği yapamamaktan doğan sıkıntı da gidivermişti. Artık o, kendisini tüy kadar hafif hissediyordu. Ve yapacağı son bir vazife ile Allah Resûlü’ne bir ayrılık selâmı verecek ve Cennet’e yürüyecekti. Mekke’den ta Medine’ye selâm gider mi, gitmez mi diye düşünmedi bile. Çünkü selâm göndereceği şahıs Allah’ın şanı yüce nebisiydi.
İdam sehpasında son sözü: “es-Selâmü aleyke yâ Resûlallah!” oldu. Allah Resûlü, Medine’de ashabıyla oturuyordu. Birden ayağa kalktı ve “Ve aleyke’s-selâm yâ Hubeyb!” dedi.3
Evet, her dava adamı, tebliğ aşk ve şevkinde Hz. Hubeyb’in ufkunu yakalamalı ki, tarihin şu yanlış akışına bir dur diyebilsin ve zamanı gerçek yörüngesine oturtarak yeryüzü mirasçısı olmanın hakkını verebilsin.
Dipnotlar
- 2 Buhârî, meğâzî 10; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/294; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/126
- 3 Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 4/66; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 7/384.