Müslüman bir İngiliz’e, kendisi Müslüman olduğu hâlde diğer İngilizlerin niçin bütünüyle İslâm’a girmedikleri sorulur. “Hâlbuki İngilizler siyasetleriyle dünyayı idare etmiş, akıllı insanlardır..” denir. Müslüman İngiliz, hiçbir şey söylemez ve soru sahibini elinden tutup yakınlarında bulunan bir mescide götürür. Mescit alabildiğine hirpânî ve içinde de sadece kalıplarıyla ibadet eden bir sürü insan vardır. İngiliz’in cevabı, işte bu mescidi ve içindeki insanları göstermek olur.
Bunun mânâsı şudur: Batılının pratiğe dökülmeyen, hayat hâline gelmeyen dinî, gayr-i dinî sistemlere karşı tavrı bellidir. Zaten biz, ne zaman onların karşısına iç-dış vahdetine ermiş, kalb ve kafa bütünlüğünü yakalamış, gönlü Kur’ân’a âşinâ, amelleri İslâm’a uygun ve bütün derdi insanlığın hidayete ermesi bir cemaat hâlinde çıkabilmişsek, daha bizden teklif gelmeden onlar hemen İslâm’a dehalet etmişlerdir ve edeceklerdir de.
Evet, Batılı, niçin kendi dinini bilmeyen, Rabbini tanımayan, kitabına âşinâ olmayan, derme çatma görünümlü bir topluma iltihak etsin ki? O, pratiğe ve Müslümanın kafa, gönül yapısına bakar. Bir âhında binlerce feryat mevcelenen.. gecelerinde teheccüt ve dillerinde daima evrâd ü ezkâr bulunan.. vakit israfını asgarî seviyeye indirebilen.. ve her anını faydalı işlerde değerlendiren dopdolu insanlara önem verir. Eğer İslâm’ı temsil edenler böyle olabilselerdi, Batılılar İslâm’a koşarak geleceklerdi; durum aksi olduğu için, netice de aksine tecellî etti.. ve onlar şimdilik bizden uzaklaştılar.