İşte burada, “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” isimleri imdada yetişir ve ünsiyet verir. O Allah ki, sonsuz bir şefkat ve merhamete sahiptir, öyleyse O’nun saltanat ve mülkünde korku ve dehşete yer vermek gereksizdir. Aynı zamanda O, Din Günü’nün sahibidir. İyilerin mükâfat, kötülerin ceza göreceği o günün varlığı, bir insanın huzuru tadabilmesi için en lüzumlu bir husustur. “Zira huzurlu olabilmek için huzursuz olmamak kâfi sebep değildir. Huzur, bizzat var olmalıdır.” Bu var olma ise, ancak ve ancak gücü, iyilere mükâfat, kötülere ise ceza vermeye kâfi bir Zât’ın öyle bir güne sahibiyetiyle mümkündür. Ve işte insan, Fatiha’nın içinde dolaşırken, onda, siyak itibarıyla böyle bir huzura erer. Erer çünkü o, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyecek ve Cenâb-ı Hakk’a bizzat muhatap olacak bir makama yükselmiştir.
Böylece anlıyoruz ki, Fatiha, hem siyak hem sibak itibarıyla bir bütünlük arz ediyor. Zira Fatiha’nın Kur’ân’la öyle bir alâkası var ki, sanki tek başına bir yıldız gibi ve diğer gezegenlerle hiçbir bağı yok ve âdeta bir güneş gibi tek başına dolaşıyor, ama sanki diğer sistemlerle içli-dışlı. Yıldızlar Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine, sûrelerine çok benzerler. Zira Kur’ân âyetlerinin bir mânâsı da “necm”dir. Necm, aynı zamanda yıldız demektir. Semanın yıldızları nasıl hem aynı hem gayrı, hem bağlı hem kopuk; öyle de Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın âyetleri dahi sanki müstakil ve sanki birbirine bağlı, işte böyle bir nizam ve âhenk içindedir.