Kaldı ki, bugün Batı, kendisi de, üst üste bunalımlardan iki büklüm ve bitkin hâldedir. Dış görünüşü itibarıyla ne kadar görkemli ve ziynetli olursa olsun; yıllanmış bir çınar gibi, içten içe çoktan kömürleşmeye başlamıştır. Onu hâla muhteşem ve gürül gürül görenler ve kuvveti temsil ettiğine inananlar, bu gerilmiş ve delik deşik olmuş asırlık ağacın içinden habersiz tufeylîlerdir.
Bu itibarladır ki, tefekkürde müflis, ruhta zelil ve sefil Batı; ne derdimizi teşhis edecek, ne de getireceği tedavi ile bizi ölüm döşeğinden kaldırabilecektir. Kaldı ki o, hep, eski alışkanlıkları içinde, içtimaî meseleleri, iktisadî ve siyasî platformda ele almış ve bir türlü bunun dışına çıkamamıştır.
İş böyle olunca, dertlerimizi teşhis ve tespit için, kendi geçmişimiz, kendi harsımız ve kendi değerlerimizin meydana getireceği kendi “gök kubbemiz”e sığınmalıyız. Dünyanın her tarafında, fevvareler hâlinde fışkıran ilim ve irfana ait güzellikleri alıp bağrımızda eritmeli, hazmetmeli ve süt guddelerinden geçmiş mâyi hâline getirmeli, sonra insanımıza takdim etmeliyiz.
Aksine, hazmedilmeden ve millî şekle sokulmadan millete aktarılan şeyler, kuşun yavrularına yedirdiği gaseyan gibi olacaktır ki; bu da kendimize has seciye ve tabiatın ifsat edilmesi demektir.
Medeniyet ve kültür ne kadar âlemşümul hüviyet kazanırsa kazansın, bağrında yetiştiği milletin ruh hâletini temsil etmelidir. Bu itibarla da onu, hazır bir elbise gibi görmekten daha ziyade, dikilmemiş bir kumaş olarak kabul etmeliyiz. Her milletin kendi kametine göre kesip biçeceği ve fakat mutlaka kendi bünyesine uyduracağı bir kumaş…
Geleceğin mimarlarının, bu hususu nazar-ı itibara alacakları ümidini beslemekteyiz.