İçeriğe geç
29. Bölüm

Yeni Tabu

Asrımızda insan dehası daha çok teknik ve teknolojinin inkişafı yönünde seferber olduğu için, ister istemez topluluklar mistik bir hava içinde bu istikamete kaymaya başladılar. İnsanlık bir taraftan, bu süratli ve iradesizce kayıp gidişte, geleceğin rengârenk hayalleriyle mest ve sermest kendini yitirirken, diğer taraftan da geçmişinden ve özünden uzaklaştıkça uzaklaştı.

Hele, elde ettiği bir kısım zaferlere, gelecekteki tasavvurları da ilave edince, tekniğin, onun yeni “tabu”su hâline gelmesi ve müstakbel mihrabı olması muhakkaktı. Evet, bugün, feza bir yumak gibi onun önünde açıldıkça açılıyor, şakulî (düşey) keşiflerle mekânın derinliklerinde yeni dünyalar, yeni medeniyetler aranıyor. Ayrıca ileri “uygarlık”larla temas hazırlıkları yapılmaya başlandı ki, eğer bütün bunlar tahakkuk ederse, insanoğlu bu ölümlü dünyadan kurtulacak ve hayal ettiği Cennetlere ulaşacaktır(!).

Kim bilir, belki de şimdiden yıldızlar arası seyahat acentelikleri kurulmaya başlamıştır bile…

Rönesans’la, bir kısım hülyalara kapılan ve o günden bugüne de bir türlü bu rüyalardan kurtulamayan beşer, tam kendine gelmeye çalışırken, bu defa da bir tahta parçasıyla etrafında dönüp durduğu girdabı, bir feza fevvaresi1 sayarak ona türkü söylemeye başladı:

Işık hızına ulaşmalar; zamanın tersine işlemesi ve “uzay”ın derinliklerinde bize saadet ve ölümsüzlük vaad eden renkli dünyalar…

Aslında ileride olması beklenen –hatta bilfarz, beklenenler muhakkak da olsa– bu şeylerden ötürü o kadar iyimserliğe ne hacet ne de gerek var. Zira yeryüzünü keşfe koyulduğumuz günlerde de; etrafı böyle tozpembe görüyor, altın yumurtlayan tavuklar, yağmur gibi yağan kudret helvaları, püryan olmuş bıldırcınları hikâye ve romanlarımıza mevzu yapıp duruyorduk. Ne var ki, bu tatlı rüyalar, az zaman sonra, esefli birer hayal olup yerlerini kâbuslara terk ettiler.

108