İçeriğe geç
24. Bölüm

Dünden Bugüne

Kudret eli örmüştü bizi. İlahî idi nescimiz. Sağlam kaideler üzerine bir oturuş oturmuştuk ki, Çin Seddi ayaklarımızın dibinde kalıyordu. Varlığın madde ve mânâ uçları bizde birleşiyor; arşiyeler, ferşiyeler bu sayede gün yüzüne çıkıyor ve anlaşılır hâle geliyordu. Eski Roma, disiplin ve düzeni ile; Atina, ilmî mehâfiliyle kapıkulumuz olmuş, bizden erkân dileniyordu. Askerlik bizim kışlamızda, idare bizim saraylarımızda, dışı mukassî saraylarımızda.. içtimaî, bizim toplumumuzda, semanın rengini alıyor, semalaşıyor, semavîleşiyor ve bin türlü varlık cilvesi gösteriyordu. Yollar kıvrım kıvrım bize uğruyor; kârbânlar ülkemiz için “şedd-i rihâl”1 ediyordu. Krallar, tenezzühlerini bizim yamaçlarımızda ve sahillerimizde düzenliyor, servetler yol yol ülkemize akıyordu. İremler, “Tâk-ı Kisralar” kemerimizde bir toka, yüzüğümüze bir kaş olmuştu. Hayat düzenimiz, içtimaî âhengimiz, maddî refahımız, huzurumuz, itminanımız ve ümitlerimizle “güneş devletleri”ni, “ütopyaları”, “el-Medinetü’l-Fâzılaları” bir menşurdan geçirir gibi özleştirmiş, hayalde varlık cilvesi göstermeye muvaffak olmuştuk. “Âli kavimdik, sema peymâ idik, mefâhir idik.” bütün bir geçmiş olarak.

Sonra “kâbus-u hûn” bir korkunç dev, su menbaımıza oturdu, bağ ve bostanımızı kuruttu. Bir umumî yıkılış ve dökülüş başladı. Burçlar çöktü, surlar yıkıldı, göller kurudu, yollar perişan oldu. Hanümanlar dağıldı, ocaklar söndü, ikinci bir Orta Asya göçü başladı. Göç vardı ama nereye gideceksin.! Bir sende değil, gideceğin her yerde de yangın ve dökülüş vardı.

Göç etmedik durduk ve başımıza yıkılacak ümranın, bizim için mezar olmasını bekledik. Ufkumuzda bir yalancı şafak, semamızda bir şimşek şeraresi yoktu. Yer hayatsız, sema kupkuru idi ve bir “subh-u kıyamet” bekliyordu efrad-ı millet.

85