İğrenç hamamları, lüks saraylarıyla müstehcenin kucağında can veren Pompei ne açık bir dil, ne ibret-âmiz3 bir tablodur! Keşke Endülüs’e, yeni bir ruh, yeni bir mânâ götürenler bu dili anlayıp, bu tablodan ders alabilselerdi.! Ya şu Mısır’ın, Roma’nın, Endülüs’ün takallüs4 etmiş çehresinde, kendi kaderini okuma imkânına sahip olan Osmanlı? Evet, bari o, sarayların duvar ve tavanlarına altın sıvamadan; kuğu tüyü döşeklerde gecelemeden; atlas elbiseler ve pırıl pırıl formalarıyla çalım satmadan vazgeçerek, kendini yenileyip, eski ataları gibi ordularının başında serhat boylarına dönebilseydi.! Heyhât! Dönmedi… Ve hükümdarın, “Asker-i Hümayun”dan ayrılıp saraylara kapandığı aynı anda, hareketsiz kalan devlet erkânı da, içten içe birbirini kemirmeye başladı. Rahatın ve rehavetin kucağında balmumuna dönen devlet ricalinin bu acıklı ve esefli hâli, askere de sirayet edip onu da çürüttü. Artık, bir zamanlar, gülbanklara sığmayan kudsîler ocağı, o dâsitanî müessese, bir kısım sefil istek ve arzulara dilbeste, gerildikçe geriliyor ve her defasında, kendi devletinin, kendi sarayının ve kendi hükümdarının başına boşalıyordu.
Bu, asırlarca Asya ve Afrika’ya hükmeden, batı yakasını tutup yolları kendine bağlayan yüce ve muhteşem bir devletin çürümesi ve kokuşmasıydı ki, gayrı bundan öte, o da, “azametli, bahtsız; şanlı, tâli’siz” devletler arasına karışıyordu.
Ah, o ne feci bozgun, o ne ümitsizce sönüştü!
Dipnotlar
- 3 İbret-âmiz: İbret verici.
- 4 Takallüs: Kasılma.