Buraya kadar ifade edilen –الٓمٓ müstesna– mü’minler hakkında dört âyet-i kerime, kâfirler hakkında iki âyet-i kerime ve münafıklar hakkında 13 âyet-i kerime ile üç sınıf üzerinde duruldu ve hususi vasıflarına vurguda bulunuldu. Burada mü’minler, bütün kitaplara inanmanın yanında bir de gayba iman gibi bir paye ile serfiraz oldukları anlatılarak tebcil edilmektedirler. Kâfırler ise, inzar ve tebşire kapalı olmanın yanında küfre kilitlenmiş olarak nazara verilmektedir. Bunlardan bir kısmı küfre davetçi ve açıktan küfrün müdafileri olmasına karşılık diğerleri küfrün içine düşmüş çıkamamakta ve taklit içinde bocalamaktadırlar. Münafıklar da bunlar gibi, bazısı avam, bazıları da havas nifak gürûhu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem temsilde hem de mümesselün leh’te her ikisinin durumunu da görmek mümkündür. Bir bakıma bunlar için de, kâfirler hakkında düşündüğümüz aynı şeyi düşünebiliriz. Bunlardan biri, küfre davet eden münafıkîn gürûhu, diğeri de bunları veya âbâ ve ecdadını taklit eden münafıkîn gürûhu. Her dönemde de bu hep böyle olmuştur. İşte bütün bunları böyle tertip, tasvir ve ifade ettikten sonra beyan-ı Kur’ân bütün bu farklı cemaatler hakkında ister ilâhî mesaja icabet eden olsun, ister henüz icabet etmemiş bulunsun, mesajın menâtını da göstererek herkese umumi bir davette bulunmakta: يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ “Ey insanlar! Sizi yaratan, var eden Rabbinize ubûdiyette bulunun (kul olun, kulluk vazifesini yerine getirin)!” şeklinde umum insanlığı birden mütalâa ve müşahedeye arz edip tevhid-i rubûbiyete karşı tevhid-i ubûdiyeti ihtar etmektedir.
[1] Nûr sûresi, 24/40.