اللّٰه: Burada lafz-ı celâle doğrudan doğruya zikredilmektedir ki, zâhiren her şeyde bir kısım esbap söz konusu olsa da verâların verâsında her zaman zatıyla O’nun (celle celâluhu) tasarrufu bahis mevzuudur. Dikkat edilecek husus da işte budur. Onların Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı tavırları, menfaat-ı dünyeviye mülâhazaları, hazımsızlıkları, zikzaklı hayat tarzları, âbâ u ecdadı taklit etmeleri… gibi şeyler hep birer sebepten ibarettir. Bu sebeplerin verâsında, şart‑ı âdi plânında o esbaba binaen onların küfürlerini halk eden Allah’tır (celle celâluhu). Mümesselün leh’te arz edildiği gibi, “Eğer Allah onların gözlerinin görmesini, kulaklarının işitmesini almayı dileseydi, alırdı. Dilemediği için almadı.” Bundan anlaşılmaktadır ki, meyelan, meyelandaki tasarruf mahfuz, her şeyin verâsında hâkim olan, hiçbir sebep ve müsebbep değil bizzat Allah’ın meşiet ve kudretidir.
سَمْع ve أَبْصَار kelimeleri, biri müfred, diğeri ise cemi’ olarak gelmiştir. Mesmûâtın bir olduğu, daha önce kâfirlerle alâkalı kısım arz edilirken ifade edilmişti. أَبْصَار’ın cemi’ gelmesi ise, onun daha çok türü olduğu, yani herkesin değerlendirmesi ayrı olabileceği ve netice itibarıyla ayrı ayrı görmeler söz konusu olacağı içindir. Halbuki duyma tek yerden olur; Allah (celle celâluhu) birdir, O duyurur; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) birdir, O tebliğ eder ve ferden ferdâ herkes kendi kendine duyar. İşte bütün bu müfredleri ifade için bunda سَمْعِهِمْ diğerinde ise أَبْصَارِهِمْ denilmiştir.