İçeriğe geç

ظُلُمَات kelimesiyle, sadece bir tek zulmet olmadığını, vicdanlarının sıkıntı ve ızdırapla inlediğini, çevrelerinin kendilerine yabancılaştığını, birbirini takip eden ürpertici hâdiselerin onları tehdit eder hâle geldiğini, bir iki küçük ümitbahş meselenin yanında bir hayli ümitşiken hâdisenin ortaya çıktığını/çıkabileceğini ve تَرَكَهُمْ sözü ile de onların böyle peşi peşine gelen karanlıklar içinde terk edildiklerini anlatıyor ki, artık böyle bir durumda ne bir himaye ne bir inayet ne de bir kerem söz konusu olacaktır. Bu üst üste zulmetler içinde, Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) balığın karnında yaşadığı karanlıklar içindeki hâline nispetle, kendilerini –mânevî hayatlarıyla ilgili olması sebebiyle– bin beter zulmetler içinde bulacak ve لَا يُبْصِرُونَ fehvasınca, baksalar da bir şey göremeyecekler. Kelime nefy-i istikbal olduğundan, şimdi göremedikleri gibi gelecekte de göremeyecekler demek olur. Bu, لَا يَشْعُرُونَ kelimesinin tekâbülü mahiyetindedir. Zira şuur olmayınca basar ve basiret de olmayacaktır. Buna baştan kendileri sebebiyet vermiş olmaları itibarıyla فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Ne var ki onlarda kör olan, gözler değil, asıl kör olan, sinelerindeki gönüller!” (Hac sûresi, 22/46) âyeti, mazmun olarak tam onların hâlini aksettirmektedir.

361