Burada diğer bir husus daha var gibi. Şöyle ki, nasıl böyle karanlık ve zulmanî bir hava içinde hedefi, yönü, yöntemi belli olmayan bir topluluğun fertlerinin her birisi farklı istikametlere yönelir. Karanlıklar içinde bulunan yığınların böyle münferit hareket etmeleri onların hepsine ayrı bir kıble diker. (Fıkıh kitaplarında da, karanlıkta cemaatle namaz kılan kimselerden imam bir yöne doğru, cemaatten de kimisi doğuya, kimisi kuzeye, kimisi güneye, kimisi başka yöne müteveccihen namaz kılsalar namazları olur mu, olmaz mı şeklinde üzerinde durulan bir mesele vardır.) Aynen bunun gibi birbirlerini görebilecek hâlde olmayan kimselerin tevhid-i kıble yapmalarına, aynı yöne teveccüh etmelerine de imkân yoktur. Aksine onlar her hâllerinde bir ferdiyet görünümü sergileyeceklerdir. Bir gaye-i hayal olmazsa ya da unutulur veya unutulmuş gibi yapılırsa herkes الَّذِينَ الَّذِينَ diyeceği yerde الَّذِي الَّذِي diyecek, ferden ferdâ hareket edeceklerdir. Allahu a’lemü bi’s-savâb.
الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا : اسْتَوْقَدَ kelimesi, daha önce de arz ettiğim gibi, istif’âl babındandır. Bu babın س’i birçok mânâya gelir. Eski usûl Arapça okuturlarken bize bu س için, “Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman, tamam teslim olur, el-ân rücu kıl Rabbü’l-A’lâ’ya.” diye öğretirlerdi. Bu mânâların hepsini burada mülâhaza mümkün müdür, o ayrı bir konu. Kelime, etraflarında toplanıp oturdukları ateşi sırf etraflarını rahat görebilmek için yaktıklarına işaret ediyor.
حَوْلَهُ kelimesinden de onların sadece kendi çevre ve kendi muhitlerinin aydınlandığı anlaşılıyor. Bundan başka, meydana getirecekleri fitne de zaten sadece kendi muhitlerinde muvakkat bir tesir yapacak, ama muhitlerinin dışına çıkamayacaktır. Evet, حَوْلَهُ “çevresi” sözünün seçilmesi; ziya ve zulmet konusunun yanında, meydana getirecekleri fitnenin sınırlı olacağı ihtimalinin de işareti gibidir.