İçeriğe geç

Âyet-i kerime; مَثَلُهُمْ kelimesiyle başlıyor. Aslında, Kur’ân-ı Kerim başka yerlerde de, burada olduğu gibi, temsillerle bir konuyu anlatırken çok defa bu kelimeyi kullanmıştır. Vâkıa, Kur’ân’da anlatılan bazı temsillerde mesel, mesîl veya temsil kelimesi kullanılmamıştır, ama konunun temsilî hüviyette nazarımızda canlanması itibarıyla anlarız ki bu bir temsildir.[1] Mesela, dalâlet ve hidayet yollarının yolcusu iki şahsın durumları bize anlatılırken, birinin her mevsimde semere veren bağlarından, bunun kendisini şımartmasından, öbürünün de bu durumundan kurtulması için ona olan nasihatlerinden bahsedilir. Gel gelelim dalâlet yolunun yolcusu bu nasihatlere kulak asmaz da, neticede Allah tarafından gelen bir afetle bağları harap hâle geldiğinde nedamet hisleriyle ellerini oğuşturur, ancak artık bu son pişmanlığın ona bir faydası olmayacaktır. İşte bu tablo nazarlarımıza arz edilirken söze وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ “Onlara o iki adamın meselini anlat.” (Kehf sûresi, 18/32) diyerek başlanılarak mesel kelimesi açıktan kullanılır. Ama başka bazı âyetlerde kelime zikredilmez lâkin tasvir edilen şeylerden anlarız ki, bu üslupla Kur’ân, iman ve amel gibi mücerret hakikatleri müşahhas ve mahsüs misaller hâline getirmekle o konunun zihinlerimizde daha fazla kökleşip yerleşmesine yardımcı oluyor.

Kur’ân-ı Kerim’de meselle anlatılan o kadar çok konu vardır ki, o hemen hemen pek çok mücerret hakikatleri âdeta bu tür istiare-i temsiliye veya teşbihle birer canlı resim gibi ortaya kor.

335