Anderson’dan Asimov’a kadar fizik ve astrofizik dünyasında yeni bir görüş olarak üzerinde durulan, antimadde, antiatom, antiproton ve antinötron hususu bilgi sınırımızı tespitte ve bilgi kapasitemizin azlığı mevzuunda düşüncelerimize bir buud daha kazandıracak mahiyettedir. Çok şey bildiğini zanneden insan, hiçbir şey bilmediğini bu yeni gelişmelerle daha iyi anlamış durumdadır. Zaten okudukça insanın, bir taraftan ilmi, diğer taraftan da cehaleti artmaktadır.
Anderson, pozitronu bulduktan sonra, elektron yerinde dönen başka bir şey buldu. Çünkü bu bulduğu artı yüklüydü. Hâlbuki elektron eksi yüklü olması gerekiyordu. Bu, maddenin karşısında zıt bir maddenin olduğunu ispat ediyordu. İlim dünyası şimdi bu sırrı çözmekle meşgul ve yoğun bir faaliyet içinde çalışıp durmaktadır. Bir de sıralamayı devam ettirirsek, bakın iş nereye kadar uzayacaktır: Antix, antipartikül, antiproton, antinötron, antielektron, antimolekül. Ondan sonra da canlılara gelelim. (Yalnız şimdilik böyle bir tabir bilinmiyor) antibitki, antihayvan, antiinsan ve antidünya… vs.
Çok sözleri kehanet derecesine varan Einstein demiştir ki: “Görünen üç buudlu mekânın dördüncü bir buudu daha vardır; o da zamandır.” Tabiî ki bu, sezip görebilmeye bağlıdır. Siz o mekânın içinde bulunsanız, eşyaya bakışınız başka türlü olacaktır. Öyleyse, içinde bulunduğumuz mekânın dışında bu mekândan başka bir mekân vardır. Ve bu mekân hiçbir zaman başka bir maddenin değişmesinden teşekkül etmiş değildir.
Madde ile antimadde arasındaki münasebet nedir? Bu sorunun cevabında deniliyor ki, bunlar birbirini yok edebilecek bir mahiyette yaratılmışlardır.