Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenâb-ı Hakk’a aittir. İşte bu mânâ içindir ki, Efendimiz: فَمَنْ تَابَ تَابَ اللّٰهُ عَلَيْهِ“Tevbe edene Allah da tevbe eder.”6 buyuruyor. Bizden tevbe, Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır. Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün pencereleri muvakkaten kapanmış, bütün menfezleri de tıkanmış oluyor. Sonra da pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola girdik?” diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz ki, kapılar, menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri açtı ve “Kullarım, Ben sizi unutmadım, terk etmedim, siz Beni hatırladığınız sürece ahd ü peymânınızı elli defa dahi bozsanız Beni burada bulacaksınız.” dedi…
Evet, O Erhamürrâhimîndir. Ne yaparsak yapalım dilimizden: يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ اِرْحَمْنَا يَا غَفُورُ يَا غَفَّارُ وَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَتَجَاوَزْ عَنْ سَيِّاٰتِنَا demeyi düşürmemeliyiz.