Râşid Halifeler, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) açtığı medresede ders görmüş ilk ve en büyük çıraklardır. Devâsâ bu çırakların yetiştikleri mektep de Mescid-i Nebeviydi. Bu ilk mescitle, mâbetlere mektep olma yolu açıldı ve öyle devam etti. Mescitlerde tefsir, hadis, fıkıh öğreniliyor, usûl-ü kelâmiye müzâkeresi yapılıyor ve bütün kâinat, eşya ve hâdiseler didik didik ediliyordu. Rönesans nasıl ki, Avrupa’da eşya ve hâdiselerin hallaç edildiği aydınlık bir devredir, bizim Rönesansımız da Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile başlamış, Râşid Halifeler ile geliştirilmiş ve dördüncü asırda birdenbire amudî ve çok hızlı bir derinleşme vetiresine girerek devam etmiştir.
Düşünün, İbn Sina, Birunî gibi kimseler, daha Hicrî 4-5. asırlarda yetişmişlerdi. Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra, henüz dört asır geçmemişti ki, İslâm büyükleri öyle kitaplar yazdılar, öyle eserler ortaya koydular ki, bunlar kendilerinden sonra asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Avrupalı büyük ölçüde Rönesans düşüncesini ve sanayi inkılâbını bu eserlere borçludur. Evet Batı, yeryüzünde hâkimiyetini bu eserlerden istifade ile kurdu. Bilhassa tıp sahasında İbn Sina, Râzî ve Zehravî gibi ilim otoritelerinin eserlerinin, Batının ilmî yapılanmasında önemli katkıları olmuştur. Daha sonra bin bir iddia ile hazırlanıp ve en debdebeli bir eda ile ortaya sürülen kitaplardan hiçbirisi bin sene, hem de kıymetinden hiçbir şey kaybetmeden ellerde dolaşma bahtiyarlığına ermemiştir ama, İbn Sina sekiz asır, Zehravî tam bin sene Batıda otorite olarak kabul edilmişlerdir.