İçeriğe geç

Binaenaleyh âhenk içinde devam eden şu kocaman kâinat mekanizması içinde, gizli bir kaderin işlediğini görüyoruz. Makro âlemden normo âleme, ondan mikro âleme kadar, her şeyde baş döndürücü bir nizam ve âhengin var olduğu seziliyor. Bu âhenk ve nizam, ilmî bir plan ister. Bunun, ilmî plandan varlık sahasına çıkması için de bir kudret ve irade gerekir. Sonra da devamlı görüp gözetme şarttır. Bunun için de bir tek elden başkasının karışmaması gerekir. Zira insanlar bile kendi işlerine başkasını müdahale ettirmek istemezken -ki buna “Redd-i müdahale kanunu” denmektedir- nasıl olur da Cenâb-ı Hakk’ın bu kâinat çapındaki iç içe işlerine başkası karışabilir. Onun için diyoruz ki, şu kocaman kâinat kitabının, fabrikasının veya saatinin içine iki el birden uzansaydı mutlaka her şey karışacaktı. Karışmadığına göre, kâinatın sahibi, maliki, idarecisi bir tanedir.

Şimdi meseleyi bir de vicdan yönüyle ele alalım:

Çevremizde cereyan eden olaylar, hem bizim iç dünyamızda hem de realite planında, Allah’ın biricik dayanak, biricik sığınak ve biricik melce olduğunu ispat etmektedir. Çünkü meselâ, ben âciz ve fakir bir insan olarak, acz ve fakrımı idrak şuuru içinde, kırılmış bir tahta parçası üzerinde, denizin müthiş dalgaları arasında, ellerimi kaldırıp “Yâ Rabbi, yâ Rabbi!” diyorum. Vicdanımın derinliklerinde biliyorum ki beni duyacak birisi var.. beni duyması için de O’nun her yerde hâzır ve nâzır bir Rabbülâlemin olması lâzımdır. Öyle bir Rabbülâlemin ki, benim niyazımı işittiği aynı anda bir karıncanın kendisine has ızdırar diliyle yaptığı dua ve taleplerini de işitir.

110