“Ümitsiz olma! Sana iki tılsım öğreteceğim. Onları güzelce değerlendirirsen o aslan sana itaat eden bir at olur. O darağacı da keyif ve seyir için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilaç vereceğim. Onları güzelce kullanırsan çürüyüp fena koku yayan o iki derin yaran, Gül-ü Muhammedî (aleyhissalâtü vesselam) denilen güzel kokulu iki latif çiçek haline gelir. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik yolu bir günde gidersin. İnanmıyorsan bunları bir tecrübe et ki, doğru olduklarını anlayasın.” O asker hakikaten bir parça tecrübeyle doğru olduğunu tasdik eder.
Evet, ben, yani şu biçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.
Sonra o asker birden, sol tarafından şeytan gibi hilekâr, ayyaş, aldatıcı bir adamın ziynetler, süslü suretler, gösterişli fanteziler ve içkiler ile gelip karşısında durduğunu görür. Adam ona:
— Hey arkadaş! Gel, beraber eğlenip keyfedelim. Şu güzel kadın suretlerine bakalım, şu hoş şarkıları dinleyelim, şu tatlı yemekleri yiyelim, der ve sorar, gizlice okuduğun o şey de nedir?
— Bir tılsım.
— Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım. Peki, ellerindeki şu şey nedir?
— Bir ilaç.
— At şunu. Sağlamsın, neyin var? Şimdi alkış zamanıdır. Ya şu beş nişanlı kâğıt?
— Bir bilet. Bir tayin senedi.
— Yırt onları! Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize gerek, der.
Her bir hileyle askeri ikna etmeye çalışır. Hatta biçare asker, ona biraz meyleder.
Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir hilekâra aldandım.
Sonra birden sağ tarafından gök gürültüsü gibi bir ses gelir, o askere şöyle der: “Sakın aldanma! Ve o hilekâra de ki: Sende eğer arkamdaki aslanı öldürüp önümdeki darağacını kaldıracak, sağımdaki ve solumdaki yaraları iyileştirip yolculuğuma son verecek bir çare varsa, bulursan haydi göster, görelim. Sonra, ‘Gel keyfedelim’ de.