İçeriğe geç
Sözler

bulundukları belâgatte en ileri ve yüksek mertebedeydi. Belâgat onlar için o kadar kıymetliydi ki, bir şairin bir sözü için iki kavim büyük bir savaşa tutuşur ya da onun bir sözüyle barışırdı. Hatta onların içinden yedi şairin yedi kasidesini “Muallakat-ı Seb’a” adıyla Kâbe’nin duvarına altınla yazmışlar, bununla iftihar ediyorlardı.

İşte böyle bir zamanda, belâgatin o kadar kıymetli olduğu bir sırada Kur’an-ı Mucizü’l Beyan indi. Tıpkı, Hazreti Musa (aleyhisselam) zamanında sihir ve Hazreti İsa (aleyhisselam) zamanında tıp revaçta olduğu için onların mühim mucizelerinin o türden olması gibi... İşte Kur’an, o zamanın ediplerini en kısa sûresine karşılık vermeye davet etti:

وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪

fermanıyla onlara meydan okudu ve dedi ki: “İman etmezseniz lânetlenecek, cehenneme gireceksiniz.” Onların damarına şiddetli bir şekilde bastı, gururlarını dehşetli bir şekilde kırdı. O kibirli akıllarını hafife aldı. Onları önce ebedî yokluk ile sonra da ebedî cehennem ve dünyada idam ile tehdit etti. “Kur’an’ın bir sûresine karşılık veriniz yahut can ve malınız zarardadır.” dedi.

İşte, eğer Kur’an’ın sûrelerinden birine benzer bir sûre meydana getirmek mümkün olsaydı, acaba o zamanın inkârcıları, bir-iki satırla cevap verip Kur’an’ın davasını çürütmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en zor olan savaş yolunu tercih ederler miydi? Evet, bir zaman âlemi siyasetle idare eden o zeki millet, en kısa, rahat ve kolay yolu seçmez miydi? Daha kolayı olsaydı, mallarını ve canlarını tehlikeye atacak uzun bir yolu tercih etmeleri hiç mümkün müydü? Onların bir tek şairleri, Kur’an’ın birkaç harfinin benzerini getirebilseydi, Kur’an davasından vazgeçerdi, onlar da madden ve mânen helâk olmaktan kurtulurlardı. Halbuki savaş gibi dehşetli ve uzun bir yolu tercih ettiler. Demek, Kur’an’a sözle üstünlük sağlamak mümkün değildi, bu yüzden kılıçla mücadeleye mecbur kaldılar.

447