Risale-i Nur öyle bir önem kazanmış ki, Kur’an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş, Hazreti İmam Ali (radiyallâhu anh) onu üç kerametle müjdelemiş ve Gavs-ı Âzam (radiyallâhu anh) kerametli bir şekilde haber verip tercümanını cesaretlendirmiş.
Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî imanın dayandığı kaleler sarsılmış, uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mümine, dalâletin cemaatle hücumuna karşı tek başına durmasını sağlayacak gayet kuvvetli tahkikî bir iman lâzımdır. Risale-i Nur bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda, en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, en derin ve gizli Kur’an ve iman hakikatlerini gayet kuvvetli delillerle ispat ederek yapıyor. O tahkikî imanı taşıyan hâlis ve sadık talebeleri de bulundukları kasaba, köy ve şehirlerde –iman hizmeti itibarı ile âdeta gizli birer kutub zât gibi– müminlerin manevî birer dayanak noktası olarak, bilinmedikleri, görünmedikleri ve kendileriyle görüşülmediği halde inançlarının verdiği manevî kuvvetle, cesur birer kumandan misali müminlere mânen güç ve cesaret veriyorlar.
Eğer bir inatçı tarafından denilse ki: Hazreti İmam Ali (radiyallâhu anh) bütün bu mecazi mânâları iradesiyle, bilerek ifade etmemiş.
Biz de şöyle deriz: Farz edelim, Hazreti İmam Ali (radiyallâhu anh) bilerek yazmamış, fakat sözler delildir ve emarelerin kuvvetiyle, işaretlerle ve örtük bir şekilde mânâları içine alır. Hem madem o mecazi ve işaretlerle bildirilen mânâlar haktır, doğrudur, hakikate uygundur ve onlar bu iltifata lâyıktır, deliller kuvvetlidir… Elbette Hazreti İmam Ali’nin (radiyallâhu anh) böyle işaretlerle ifade edilen bütün mânâları iradesiyle bildirecek büyük bir iltifatı farz edelim bulunmasa bile, üstadı olan –Celcelûtiye vahiy olması yönüyle hakiki sahibi– Peygamber-i Zîşan’ın (aleyhissalâtü vesselam) küllî teveccühü ve onun üstadının, Üstad-ı Zülcelâl’i Cenâb-ı Hakk’ın kuşatıcı ilmi onlara bakar, onları irade dairesine alır.
Bu konuda benim hususi, kesin ve gözle görmüş derecede şüphesiz kanaatimin bir sebebi şudur: Büyük zorluklar içinde,
Dipnotlar
- Taklidî iman: Delillere dayanmayan, kalbde kök salmamış, sathi iman.
- Tahkikî iman: Sağlam, delillerle pekişmiş, kalbde kök salmış iman.
- Bkz. el-Gümüşhânevî, Mecmûatü’l-Ahzâb (Evrâd-ı Şâzelî) s. 509-512.