mübarek Hacerü’l-Esved’e emanet bırakıyorum derken, birden bir perde daha açıldı. Dâhil olduğum cemaatin üç daireye ayrıldığını gördüm:
Birinci Daire: Yeryüzünde müminlerin ve tevhid inancına sahip kimselerin büyük cemaati.
İkinci Daire: Baktım, bütün varlıkların muazzam bir namazda, büyük bir tesbihatta bulunduğu, her topluluğun kendine mahsus salâvat ve tesbihat ile meşgul olduğu bir cemaatin içindeyim. “Eşyanın vazifeleri” tabir edilen, gözle görülen hizmetler onların kulluğunun unvanlarıdır. O haldeyken “Allahu Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım.
Üçüncü Daire: Hayret verici, görünüşte ve keyfiyet olarak küçük; hakikatte, vazifesi ve nicelik itibariyle ise büyük bir âlemi gördüm ki, vücudumdaki zerrelerden ta dış duyularıma kadar kulluk ve şükür vazifesiyle meşgul bölük bölük bir cemaat vardı. Bu dairede kalbimdeki rabbanî latifem o cemaat adına, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ diyordu. Aynen önceki iki dairede de dilimin, o büyük cemaatleri niyet ederek dediği gibi...
Kısacası: نَعْبُدُ’deki “nûn” harfi şu üç cemaate işaret ediyor. İşte bu haldeyken, birden Kur’an-ı Hakîm’in tercümanı ve tebliğcisi olan Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) manevî şahsiyetinin manevî minberi Medine-i Münevvere’de haşmetiyle belirip görünerek söylediği يٓا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitabını herkes gibi ben de mânen işitip o üç cemaatte herkesin benimle beraber إِيَّاكَ نَعْبُدُ diye karşılık verdiğini hayal ettim. إِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِه۪ kaidesince, şöyle bir hakikat aklıma göründü:
Dipnotlar
- Hacerü’l-esved: Kâbe’de bulunan meşhur siyah taş. Renginden dolayı “esved” denilmiştir. Rivayete göre Hazreti Cebrail (aleyhisselam) tarafından Hazreti İbrahim’e (aleyhisselam) getirilmiştir.
- Latife: Manevî his.
- “(Haydi öyleyse deyiniz): Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha sûresi, 1/5)
- “Ey insanlar! (Hem sizi hem de sizden önceki insanları yaratan) Rabbinize ibadet ediniz.” (Bakara sûresi, 2/21)
- Bir şeyin varlığı, doğruluğu tahakkuk ederse, yani bir hakikat olarak ortaya çıkarsa ona bağlı bütün hususların da varlığı ve doğruluğu tahakkuk eder. Bkz. el-Bâbertî, el-İnâye fî Şerhi’l-Hidâye 5/495; İbnü’l-Hümâm, Şerhu Fethu’l-Kadîr 4/366.