İçeriğe geç

مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِه۪، يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ

ثَلٰثٍ، خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالَْأرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ، يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪، لَا

يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ، يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِۚ وَهُوَ عَلِيمٌ

بِذَاتِ الصُّدُورِ

gibi ayetlerle Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığının hakikatini o derece harika, yüksek bir üslûpla ve mucizevî bir şekilde, bir bütünlük içinde hayale tasvir ediyor, gösteriyor ki şu mânâyı bildirir: “Âlemin yaratıcısı, şu kâinatın Ustası iş başında güneşi ve ayı hangi çekiçle yerlerine çakıyorsa, aynı çekiçle, aynı anda zerreleri de yerlerine –mesela canlıların gözbebeklerine– yerleştiriyor. Gökleri hangi ölçüyle, hangi manevî âletle düzene koyup açıyorsa, aynı anda, aynı tertiple gözün perdelerini de açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni-i Zülcelâl manevî kudretin hangi manevî çekiciyle yıldızları göklere çakıyorsa, aynı manevî çekiçle insanın simasındaki, onu diğer insanlardan ayıran sayısız noktayı, onun iç ve dış duygularını da yerlerine nakşediyor.”

Demek, o Sâni-i Zülcelâl iş başında... İşlerini hem göze göstermek hem kulağa duyurmak için Kur’an ayetleriyle bir çekici zerreye, aynı ayetin diğer kelimesiyle o çekici güneşe vurur. Merkezine çakar gibi yüce bir üslûpla vahdaniyeti yani birliğini ehadiyetin ta kendisi içinde.. sonsuz celâli sonsuz cemâl içinde.. sonsuz büyüklüğü sonsuz gizlilik içinde.. sonsuz enginliği son derece dikkat içinde.. sonsuz haşmeti sonsuz rahmet içinde.. ve sonsuz uzaklığı son derece yakınlık

499