İçeriğe geç

ettirdiği dinine inandıklarına dair rivayetler vardır. Elbette Hazreti İbrahim’den (aleyhisselam) gelen ve Resûl-u Ekrem’i (aleyhissalâtü vesselam) netice veren nuranî bir silsileyi oluşturan fertler, hak dininin nuruna kayıtsız kalmamış ve küfür karanlığına mağlup olmamışlar. Fakat fetret devrinde وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا sırrıyla, fetreti yaşayanlar kurtuluşa ermiş kimselerdir. İttifakla, teferruattaki hatalarından hesaba çekilmezler. İmam Şâfiî ve İmam Eş’arî’ce, küfre de girseler, onlarda iman esasları bulunmasa da yine kurtuluşa ermişlerdir. Çünkü ilahî teklif, resûl göndermekle olur; resûl gönderilmesi de ancak ondan haberdar olma ve onu bilmeyle tamamlanır, sorumluluk bu suretle sabitleşir. Madem gaflet ve geçen zaman, önceki peygamberlerin dinlerinin üzerini örtmüş; o fetret devri için delil olamaz. Fetrette yaşayanlar itaat etse sevap görür, etmezse azap görmez. Din gizli kaldığından onlara delil olamaz.

Altıncı Nükte: Diyorsunuz ki, “Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) ecdadından peygamber gelmiş midir?”

Cevap: Hazreti İsmail’den (aleyhisselam) sonra kesin bir hüküm yoktur. Ecdadından olmayan, yalnız Hâlid İbni Sinan ve Hanzele isimli iki peygamber gelmiştir. Fakat Allah Resûlü’nün ecdadından, Kâ’b İbni Lüey’in meşhur, açık ve tansis tarzındaki şiirinde,

عَلٰى غَفْلَةٍ يَاْتِي النَّبِىُّ مُحَمَّدٌ فَيُخْبِرُ أَخْبَارًا صَدُوقًا خَبِيرُهَا

demesi, mucizevî ve peygambere ait bir söze benzer.

İmam Rabbanî hem delile hem keşfe dayanarak demiş ki: “Hindistan’da çok peygamber gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış ya birkaç insanla sınırlı kaldığı için çok bilinmemişler

492