İçeriğe geç

إِنَّ لِلّٰهِ أَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَلَيْسَ لِلْعَبْدِ أَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ

Yani, “Cenâb-ı Hak, kulunu tecrübe eder ve der ki: ‘Öyle yaparsan sana böyle yaparım, göreyim acaba yapabilir misin?’ Fakat Cenâb-ı Hakk’ı tecrübe etmek ve ‘Ben böyle yaparsam şunu yapar mısın?’ demek kulun hakkı ve haddi değildir. Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine karşı O’nu imtihan eder gibi davranmak edepsizliktir, kulluğa aykırıdır.”

Madem hakikat budur, insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakk’ın icraatına karışmamalı.

Meşhur bir hadisedir: Cengiz’in ordusunu defalarca mağlup eden İslam kahramanlarından Celâleddin-i Harzemşah bir gün savaşa giderken vezirleri ve tebaası ona şöyle demiş: “Muzaffer olacaksın, Cenâb-ı Hak seni galip kılacak.” O da cevap vermiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmekle vazifeliyim, Cenâb-ı Hakk’ın takdirine karışmam, galip veya mağlup kılmak O’nun dilemesiyledir.”

İşte o zât, bu teslimiyet sırrını anladığı için harika bir surette çok defa zafer kazanmıştır.

Evet, insanın sınırlı iradesiyle işlediği fiillerde Cenâb-ı Hakk’a ait neticeleri düşünmemesi gerekir. Mesela halkın Risale-i Nur dairesine katılması kardeşlerimizden bir kısmının şevkini artırıyor, onları gayrete getiriyor. İnsanlar kayıtsız kaldıkları vakit ise zayıfların cesareti kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki Üstad-ı Mutlak, herkesin uyması gereken en mükemmel rehber olan Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam), وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ ayetindeki ilahî fermanı mutlak kılavuz edinerek, insanlar kendisinden uzak durduğu ve onu dinlemediği zaman daha çok gayret ve ciddiyetle tebliğe devam etmiş. Çünkü إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِي مَنْ يَشٓاءُ sırrıyla, insanlara imanı kabul ettirmenin ve hidayet vermenin Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu anlamış. O, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına karışmazdı.

192