İçeriğe geç

Düşünün ki, kendi dönemindeki süper güçleri dize getiren, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar Allah karşısında el pençe divan duran, sürekli kemerbeste-i ubûdiyet içinde O’na inkıyatta bulunan ve aynı zamanda günahın semt-i nasutiyetine sokulamadığı bir insan olan Hazreti Ömer, kuraklık olduğu bir dönemde bir harabenin içinde başını yere koymuş ve “Allahım, ne olur benim günahlarım yüzünden üm­met-i Muhammed’i mahvetme!” diyerek hıçkıra hıçkıra ağ­la­mıştır.222 Başka bir gün kendisine, “Ey Emire’l-mü’minin, bir yağmur duasına çıksan!” dediklerinde, muhtemelen kendi kendine, “Ben kim, el kaldırıp Allah’tan yağmur istemek kim!” demiş ve böyle bir mülâhazayla Hazreti Abbas’ın elinden tutup onunla bir tepeye çıkmıştır. Daha sonra da onun elini yukarı kaldırıp, “Allahım, bu senin Habibi’nin amcasının elidir. Bunun hürmetine bize yağmur ver!” diyerek kendini nefyedip Hazreti Abbas’ı şefaatçi kılarak isteyeceğini istemiştir. Siyer kaynakları diyor ki, bunun üzerine şakır şakır yağmur yağmaya başladı.223

İşte kâmil insanın tavrı bu olmalıdır. O, yaptığı işleri mükemmel yapmanın, her zaman işin en mükemmeline talip olmanın ve iradesini son kertesine kadar kullanmanın yanı başında, yaptığı işlerde kendine göre türlü türlü eksiklikler görmeli ve sürekli kendisini sorgulamalıdır. Hazreti Ömer’e nispet edilen bir sözde yer aldığı üzere o, sîgaya çekilecek gün gelmeden önce kendisini sürekli sîgaya çekmelidir.224

Hâsılı, Zat-ı Ulûhiyet’e arz edildiğinde bir mahcubiyet duy­ma­yacağı ölçüde mükemmel iş yapan bir insanın aynı za­manda kendi kusurlarını görmesi ve “Bu işleri bir başkası daha iyi yapardı. Ben ise bunu elime yüzüme bulaştırdım.” mülâ­hazasıyla oturup kalkması, Allah’ın izni ve inayetiyle tepeden tırnağa onun bütün kusurlarını âdeta âb-ı hayatla, zemzemle yıkanıp arınmış hâle getirecektir.

270