Biraz daha açacak olursak, hayatın değişik alanlarında görev yapan insanlar, vazifeli oldukları alanla ilgili farklı başarılara imza atabilirler. Yaptıkları her işin üzerine mele-i alânın sakinlerinde hayranlık uyaracak ölçüde güzellik mühürleri basabilirler. Kimisi yaptığı konuşmalarla, kimisi yazdığı yazılarla, kimisi sevk ve idare kabiliyetiyle, kimisi de sanat kabiliyetiyle mükemmel işler ortaya koyabilirler. Fakat bütün bu muvaffakiyet ve zaferler karşısında hakiki mü’min, “Benim yerimde aklı başı yerinde ve vicdanı engin bir başkası olsaydı, muhtemelen çok daha mükemmel ve verimli iş ortaya çıkarırdı” der/demelidir.
Hatta farz-ı muhal onun bir parmak işaretiyle, Ay ikiye yarılsa, Güneş’in yörüngesi değiştirilse, dünyadaki bütün insanlar yüce bir hakikat etrafında bir araya getirilse, Cibril-i Emin’in (aleyhisselam) ameli ölçüsünde bir başarı sergilense yine de vicdanının sesi şunu söylemelidir: “Benim yerimde bir başkası olsaydı, kim bilir bu işi nasıl daha sağlam ve güzel yapardı! İşin doğrusu bu işler benim kirli elimden ortaya çıktığı için olması gereken yerin oldukça gerisinde, perişan, derbeder ve güdük kaldı.”
Kıyamet ve Kendini Kınayan Nefis
Mü’minin nefsini yerden yere vurması niçin bu kadar önemlidir? Zira işin sonunda kazanma kuşağında en büyük kaybı yaşama vardır. Bakın Cenâb-ı Hak, Yüce Beyan’ında;