Böyle bir tavır, esasında Allah’a (celle celâluhu) karşı kulluk tavrının bir gereğidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Muaz’a (radıyallâhu anh) nasihatinde, “Ey Muaz! Nerede olursan ol, Allah’tan kork. Kötülüğün arkasından iyilik yap ki onu imha etsin ve insanlara da güzel ahlâkla muamele et.”176 buyurmuştur. Evet iyilikler, kavlî amelleri Allah’a yükselten birer helezon vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda kötülükleri yok edip giderici bir etkiye de sahiptir. Âyetin sonundaki, ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ“Bu,anmasını bilen, neyin nasıl anılması gerektiğini çok iyi bilen insanlar için çok önemli bir hatırlatmadır.” ifadelerini de, kötülükleri iyilikle giderme mevzuunun, Kur’ân’ın sürekli hatırda tutulması gerekli bir hatırlatması olduğu şeklinde anlamak mümkündür.
Esasında, ister ferdî isterse içtimaî olsun yapılan tüm kötülükleri ve olumsuzlukları insanların zihinlerinden silip onları unutturacak olumlu her davranış, onların aynı zamanda nezd-i ulûhiyette de silinmesine vesile olur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, o olumsuzlukların ötede bir eziyet ve zahmete vesile olmamalarını, bir iç ızdırabına dönüşmemelerini gerektirir. Evet, mü’minin hadsiz nimet, sınırsız ihsan ve namütenahî iltifat yurdunda, “Ben Rabbim’e, dinime, Efendim’e ve temel disiplinlerime karşı bu saygısızlığı yapmamalıydım.” deyip sürekli onları hatırına getirmesi, onun için bir iç ızdırabına vesile olacaktır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, rahmetinin farklı bir tecelli dalga buudu olarak, orada onları unutturacak ve kuluna o sıkıntıyı yaşatmayacaktır.