Allah Resûlü hayatla kaynaşmış, bir fıtrat insanı olmuştu. Çok kere O’nun meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemezler; ancak sahabinin tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca Allah Resûlü olduğunu fark edebilirlerdi. Hicret esnasında, Medinelilerden o güne kadar Allah Resûlü’nü görmemiş olanların pek çoğu o gün Hz. Ebû Bekir’in elini öpmeye koşmuşlardı. Yani onu Allah Resûlü sanmışlardı. Ancak o, kalkıp ridâsıyla Efendimiz’e gölge yapınca Allah Resûlü’nün kim olduğu anlaşılmıştı.489 Böyle olmuştu, zira Allah Resûlü kendisini Ebû Bekir’den ayıran herhangi bir davranışta bulunmuyordu.
Mekke’yi fethedip şehre girerken nasıl bir mahviyete büründüğü dillere destan. Biniti üzerinde o denli iki büklüm idi ki, neredeyse başı, bindiği hayvanın eğer kaşına değecekti. O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet ruhuyla girmişti.490
Başta Hz. Âişe Validemiz olmak üzere birçok sahabiden rivayet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Resûlü, evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.”491 Bunları yaptığı sırada O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O, zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu…
İnsanlar Arasındaydı
Büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür. Allah Resûlü, insanlar içinde en büyük insandır. Öyle ise tevazuu da öyle olmalıydı…