İçeriğe geç

İlk çağlardan itibaren Müslüman idareciler, her zaman hak, adalet ve istikametin yanında oldular ve kat’iyen ifratkâr bir taassuba girmediler. Tarih ve siyer kitaplarının sahifelerine göz gezdirdiğimizde hep şu pırlanta sözlerle karşılaşırız; “Zinhar hakkı bırakıp bâtıla sapmayın.. imanlı olduğunuz gibi, her zaman emin olun ve herkese güven vaad edin!.. Sakın adaletten ayrılmayın ve asabiyet-i cahiliyeye sapmayın; zira mülkün temeli adalet ve devlet-i ebed-müddet mefkûresinin esası da yine adalettir; adaleti çiğneyen bugün olmasa da yarın mutlaka çiğnenir. İstikametten ayrılan da kendi eğriliğinin kurbanı olur. Allah’tan korkun ve diğer diyanet mensuplarının din ve vicdan hürriyetleri konusunda hep mülâyim ve şefkatli olun.! Zorla içine itildiğiniz bir maddî mücadele söz konusu olmadığı sürece kim olursa olsun, onlarla hep iyi münasebetler içinde bulunun; kaba ve hissî davranışlarla kendi din ve diyanetinizin dırahşan çehresini karartmayın.! Değişik kültürlere mensup farklı inanç sahibi vatandaşlarınızın hoş görünmeyen, sizin de yakışıksız bulduğunuz tavırlarından dolayı onları hemen sorgulamaya kalkmayın; dinleyin, anlamaya çalışın, temel kurallara aykırı düşen hususlarda bile –içinde kul hakkı yoksa– elden geldiğince müsamahalı ve hoşgörülü davranın.. ve hiçbir zaman asabiyet-i cahiliyeye saparak size olan güven ve krediyi yıpratmayın.” İşte bütün bu hususlar, topyekün insanlığı kucaklama misyonuyla gönderilmiş İslâm’ın temel rengi, mü’min olmanın aslî şivesi ve İslâm’ı temsilin de en önemli esprisidir.

İslâm’ı hakkıyla yaşayanlar, hep böyle davrandılar; adına İslâm deyip hislerini öne çıkaranlar ise, çok defa hayır mülâhazasıyla ya da konuyu öyle göstererek sürekli günahlara girdi ve inkâr, ilhad bağnazlarıyla aynı seviyesizliğe düştüler.

296