Allah, yaratırken her şeyi olabildiğine dengeli ve âhenkli yaratmıştır. Varlığın her yanında, bir kısım temayüllerden, sevklerden, insiyaklardan söz edilse de canlı-cansız her nesnenin arkasında o kâhir kudretin adl u âhengi gözettiği açıktır. Bakış zaviyesini iyi belirleyip eşyâ ve hâdiselerin arka plânını görebilenler için bütün kâinat, umum mevcudât, topyekün ekosistem sürekli adalet ruhuyla soluklanıp durmakta ve her nesne hâl, nizam ve maslahat diliyle Hak ismini haykırmaktadır. İnsanoğlu ise, yaratılışındaki farklılık ve fâikiyete binaen bu örfâneye kendi hür iradesi ve kendi plânlarıyla iştirak etme durum ve konumundadır. Bu, onun farklı donanımına göre özel bir tevcih sayılmasının yanında aynı zamanda, çok zor bir sorumluluk da demektir ki, “Meşakkat ölçüsünde üstün pâyeler elde edilir.”15 fehvâsınca o iradesinin hakkını yerine getirdiğinde kendisine vaad edilen öyle şeyler vardır ki, onlara nisbeten o yolda verdiği ve o uğurda harcadığı enerji oldukça önemsiz kalır. Evet, altından kalkılamaz bir iş değildir iman ve İslâmiyet’le Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ve tekvînî emirlerle teşrîî direktifler arasındaki mutabakatı keşfedip ortaya çıkarmak; ama gel gör ki, dünden bugüne oldukça kolay görünen böyle bir işi başaran tevfik erlerinin yanında onların yüz katı haybet ve hüsran yaşayanlar da olmuştur, hem de göz göre göre. Dün ve bugün Hakk’a teveccüh ederek iman ve İslâmiyet’i duyup yaşama şeklinde olsun iradesinin hakkını eda edemeyen o kadar bahtsız kimseler gelip geçmiştir ki, böylelerini düşününce insanın kendi kendine: “Meğer ‘eşref-i mahlûkat’ sayılan bu insanlar arasında ne kadar da özünden, mâhiyetinden habersiz kimseler varmış…” diyesi geliyor…
* * *
Dipnotlar
- 15 İmam eş-Şâfiî, Dîvân s.90.