İçeriğe geç

Ve maalesef bu hikâye henüz bitmemiştir ve günümüzde de devam etmektedir. İki tarafı eksik tek yanlı bir anlayışın ifadesidir. Bir dönemde topun plân ve hesabı medreselerde yazılıp çiziliyor, caminin içinde sinüs-kosinüs hesapları yapılıyor ve mâbed, bir mektep ve medrese gibi hizmet veriyor ve ulûm-u diniye, fünûn-u medeniye ile atbaşı gidiyordu. Evet, Selçukî devrinde mescitte gökyüzünde yıldızlar rasat ediliyor; Ay’ın menzilleri Manisa’daki Hatuniye Camii’nin deliklerinden görülüyor ve seyrediliyordu. Selçukî döneminde ve Osmanlı’nın bidayetinde biz, fen ve teknikte Avrupalıdan çok ilerdeydik. O gün bizim onlara hediye ettiğimiz bir saatin tik tak etmesi karşısında onlar, çıkan sesin cinler tarafından çıkarıldığını zannediyorlardı. Bu itibarla da biz bugün, çok müstahkem bir kale iken yıkılıp harâbezâr olmuş bir kalenin tamiriyle meşgul bir kısım adanmış fertler olarak hem Batı’nın fünûn-u müsbetesini, bir kısım fersûde fikirlerden sıyrılarak öğrenecek, hem ulûm-u İslâmiyeyi talim edecek, hem de lâf u güzafı bırakıp İslâm’ın ruhî hayatına dönerek kalbî ve ruhî hayat yörüngesindeki yolculuğumuza devam edeceğiz.

Hâsılı, işte bu türlü insanları yetiştirdiğimiz zaman devrimizin veçhesi değişecek ve bununla müteşeyyihîn gürûhu silinecek ve yerini devrini bilen gerçek mürşitler alacaktır. Bu sayede tesbih verenler değil ruh verenler, verdiği tesbih sayısıyla müridinden tesbih isteyenler değil, birini bin yapıp mamur gönülle mürşidin huzuruna gelen büyük insanlar yetişecektir. Vâkıa, o devre bugün bitip kapanmış görünse de bir kere daha gerçekleşmesine hiçbir mâni yoktur. Aslında bugün öyle bir gelecek bütün ihtişamıyla hak erlerinin simasında mevcelenmektedir. Bunun yarınını da siz göreceksiniz. Ben ancak bu kadarını hissediyorum.

[1] Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası 2/ 168.[2] Bkz.: İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye 4/398.

73