Bu mevzuda belli kimselerin çok da ehemmiyete alınmayacak kadar küçük teşebbüs ve gayretleri olsa da, esasen insanımız ciddi bir sistem içinde yurtlar yapmalı, fen ve sosyal bilimlere dair okullar açmalı, İslâmî ilimlerin tahsil edildiği İmam-Hatipler kurmalı ve buralarda okuyan talebeleri ufuklu yetiştirmelidirler. Her mü’minin, bir sistem içinde kendi vatanında ve kendi milleti namına mevcudiyetini gösterebilmesi, dahası huzursuzluklar karşısında muvazene unsuru olabilmesi için kendi devrini bilen biri olarak yetişmesi, hem fünûn-u müspete hem de ulûm-u diniye ile mücehhez olmasını gerektirir.
Belli bir dönemde medresemiz bunu ihmal ettiği, tekke ve zaviyeler sadece dervişlere tesbih verir hâle geldiği için geri kaldığımız söylenebilir. Geçmişte Ekberî tarikatının kurucusu Muhyiddin İbn Arabî, kendi devrindeki insanlara yedi asır evvel ilmin, fünûn-u müsbetenin en ince esrarından bahsetmişti. Elektrik akımlarını ampulün içine sokarak bu potansiyeli verimli hâle getiren azmin timsali büyük deha Edison, ampulle alâkalı yazdığı bir yazıda, “Üstadım Muhyiddin İbn Arabî’yi hayırla yâd ederim ve hayırla yâd edilmesini isterim.” demişti. Çünkü Ekberî tarikatının şeyhi Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, asırlar önce kendine has üslûbuyla elektrik enerjisinden bahsederek Edison’a ilham kaynağı olmuştu.[2] Ayrıca ben, Fütuhât-ı Mekkiye’nin dördüncü cildinde anlatılan ifadelerden paratoneri de çıkarıyorum. Orada, havada zâid-nâkıs yüklü bulutlar üst üste geldiği zaman bazı binaların yıkılacağı, İbn Arabî’nin bu işi bakır ve çinkoyla nasıl önlediğine işaret edilmektedir ki, bütün bunlar o hazretin, kendi devrine ait fünûnunun çok ötesini bildiğini göstermektedir.