İçeriğe geç

Evet, tekke ve zaviyeler sadece tesbih verme ile yetinen kitap okumazların mahalli hâline gelince, medreseler Aristo mantığını tekrar edip duran mukallitler yuvası olunca İslâm da nazariyeler mecmuası şeklinde algılanmaya başlamıştı. Bunlar, işin bize ait yönüydü. İşin doğrusu böyle davranmakla biz, İslâm’a ihanet etmiştik. Gibb, İmam Gazzâlî’yi anlatırken, “Ben hayatımda kendi devrini aşarak, üç-dört asır sonrasına hükmünü kabul ettirecek böyle bir insan görmedim. Onun, devrinde bilmediği fünûn yoktu.” demektedir. O İmam Gazzâlî ki, ahlâka dair en büyük kitabı İhyâu ulûmiddin eserini yazarak ümmet-i Muhammed’e hediye etmiştir. Aynı İmam Gazzâlî, devrinde zirveye çıkan felsefeyle ve onun temsilcisi filozoflarla boy ölçüşecek seviyede felsefeye de vâkıf bir insandı!

İmam Rabbânî Hazretleri, kendi devriyle ele alınacak olursa, o da yed-i tûla sahibi bir âlimdi. Ancak biz, daha ziyade menkıbe edalı yerlere dalarak yüce bir kâmet olan o hazreti, ceviz kabuğunun içine koyup öyle görmeye çalıştık. Aslında bugüne kadar biz, böylesi büyük önderleri parça parça ve tek yanlarıyla mütalâa edegelmişizdir. Bu da bizim cehlimiz ve fakrımız demektir. Bizde bir dönemde buna karşı bir reaksiyon olmuştur. Hususiyle Avrupa’ya gidip okuyan Ali Suaviler, Namık Kemaller ve Ziya Paşalarla başlayan bu nesil, tekke ve zaviyenin fersûdeleşmesi karşısında reaksiyon göstermişlerdir ama bunlar da gidip taklit ettikleri dünyanın bozbulanık iklimine gömülüvermişlerdir. Bu durum –Cemil Meriç Hoca’nın ifadesiyle– zavallı entelijansiyamızın sergüzeşt-i hayatının bir hikâyesidir.

72