İçeriğe geç

Ayrıca bu fizikî âlemin hilkati başladığı andan bugüne ve bugünden kıyamete kadar geçirdiği/geçireceği çeşitli safhalar vardır. Allah’ın bu kâinatı ilk yarattığı, güneşlerin kopup bugünkü şeklini aldığı zamandan, Allah’ın emri ve izniyle küre-i arzın şekillendirilmesi devresine, oradan karbon devrine ve bitkilerin göklere doğru boy atıp uzadıkları ve en son olarak da insanın yaratıldığı zamanı düşündüğümüzde, bütün bunların birbirini takip eden inkılâplar olduğunu görürüz. Mesela, tarlaya bir tohum atıyoruz. Bu tohum, toprağın altına giriyor ve tedricîlik içinde neşv ü nema buluyor. Evvelâ, tohum yerin altındaki sızıntılarla bir kontak kurduktan sonra havanın sıcaklığı, toprağın da nemi sırtını okşadığı zaman o da heyecana geliyor. Ve sonra ukde-i hayatiye olan çekirdekten bir filizcik başını dışarıya çıkarıyor. Çıkarırken de yaşamasına müsait bir hava ve Güneş’in baş okşayıcı ışınlarıyla karşı karşıya geliyor. Ve derken peşipeşine inkılâplar geçiriyor. Tohum çürüyüp gidiyor ama, yeni bir filiz çıkarıyor. Derken bir kök, bir dal meydana geliyor. Tahavvül ede ede başak verebilecek hâle geliyor.

İşte bu değişim ve dönüşümler en büyük âlemlerden en küçük âlemlere kadar her şeyde cereyan ediyor. Dahası, Kur’ân’ın ifadesiyle, anne karnındaki cenine kadar bu değişim her alanda cereyan ediyor. Küçük bir sperm anne karnında, rahimde, daha evvel kendisi için hazırlanmış, çeşitli gıda maddelerini hâvî cidarlarından birisine yapışıyor ve dönüşüm ve değişimini devam ettiriyor. Ondan sonra da çeşitli değişmelere maruz kalıyor. Değişe değişe nihayet insan şeklini kazanıyor ki, biz bunları Kur’ân-ı Kerim’in açık ifadelerinde görüyoruz.[3] Evet, işte bütün bunlarda, Cenâb-ı Hakk’ın, şe’n-i rubûbiyetini görmeyi ve göstermeyi murad ettiği hissediliyor.

118