İçeriğe geç

Münazarayı, günümüzde televizyonlarda yapılan cedel ve tartışmalarla karıştırmamak gerekir. Zira münazara zıtlaşma ve birinin dediğinin tersini söyleme değil, ele alınan bir meseleyle ilgili o meselenin nazir ve şebihini ortaya koyma demektir. Yani dinî bir hususta münazara “Bu mesele şu nassın zâhirine daha uygun düşüyor, falan âyet-i kerimeye daha muvafık…” vs. diyerek, o konunun benzerini ortaya koyma ve ona göre bir çözüm bulma demektir. Bazen böyle bir münazaradan sonra talebeleri, Ebû Hanife Hazretleri’nin söylediği görüşe kanaat edip “Bu mesele senin dediğin gibidir.” diyorlar. Fakat Hazret, sabaha kadar nassları yeniden gözden geçiriyor, onları bir kere daha mütalâaya alıyor, bir kere daha kendisiyle yüzleşiyor, sonra sabah kalkıyor, talebelerinin yanına geliyor ve “Akşam şu mevzuda siz bana muvafakat ettiniz. Fakat ben şu nassları göremediğimden yanılmışım. Bu mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” diyor; diyor ve ciddi bir hakperestlik mülâhazasıyla kendi görüşünden vazgeçip talebelerinin görüşünü tercih ediyor.

Konuyla ilgili bir hakperestlik örneği de Ebu’l-Hasen el-Eş’arî Hazretleri’nden verelim: Kur’ân ve Sünnet’e çok iyi vâkıf olan, ciddi bir beyan gücü bulunan ve güçlü bir hatip olan Eş’arî Hazretleri bir dönem ehl-i i’tizalin içinde yer alıyor. Fakat ihtimal ki birisinin iş’arıyla bakış zaviyesini birdenbire değiştiriyor ve günümüzde çokça kullanılan “Herkes fiilinin yaratıcısıdır.” düşüncesinden vazgeçiyor. O güne kadar, ilimde zirveyi tutmuş, en yüksek basamağa kadar yükselmiş ve şöhreti her tarafa yayılmış İmam Eş’arî Hazretleri toplayabildiği herkesi topluyor ve “Ben bugüne kadar, şu konularda her ne dedimse, onların hepsi yanlıştır. Doğrusu ise şudur.” diyerek ehl-i sünnet ve’l-cemaatin mülâhazasına yöneliyor.140

Hevalarını İlâh Edinenler

166