Cenâb-ı Hak günah, isyan ve kötülüklerle kirlenen ve zamanla kararan kalbler için, كَلَّا بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapa geldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)”201 buyurmuştur. Eğer kalbi karartan günahlar tevbe ve istiğfarla temizlenmezse, خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ“Allah onların kalblerini mühürledi.”,202وَطُبِعَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ“Onların kalbleri mühürlendi.”203 âyet-i kerimelerinde ifade edildiği üzere zamanla kalbin mühürlenmesi de gerçekleşebilir ki, artık bu kalbler, gökten inen dupduru mesajdan bile bir şey anlamaz hâle gelir ve neticede öte tarafta “keşke, keşke” der dururlar.
Ahirette bu tür faydasız “keşke”lerin ağına düşmemek için, burada yapılması gerekene gelince; o da hayat boyu, kulluk mükellefiyetlerini ciddi bir havf ve recâ dengesi içinde arızasız ve kusursuz bir şekilde yerine getirmeye çalışmaktır. Bunu gerçekleştirmek de haşyet duyan bir kalbe bağlıdır. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ خَشَعَتْ جَوَارِحُهُ“Şayet onun kalbinde huşû olsaydı, organları da haşyet içinde olurdu.”204 buyurmuştur. Zira bir insanın kalbindeki haşyet, onun tavır ve davranışlarına da akseder ve zamanla onun aza ve cevârihi de haşyetle tir tir titrer hâle gelir. Öyle ki, böyle bir insanın gözünün iris’inde bile, bir havf titreyişinin bulunduğu görülür. İşte insan, bir taraftan Allah’ın azamet ve ululuğu karşısında hicap duygusuyla iki büklüm olur; diğer taraftan O’nun rahmetinin enginliğine güvenir ve hayatını böyle bir hassasiyet ve denge içinde sürdürürse, ötede de “ah-vah”larla, “keşke”lerle nedamet yaşama durumuna düşmekten kendini korumuş olur.