Vâkıa, kendilerine peygamber gönderilmeyen kişiler, her ne kadar Allah’ı (celle celâluhu) yüce vasıfları ve esmâ-i hüsnası ile tanıyamasa ve Zât-ı Baht’ı nübüvvet ve vahiy ölçüleri içinde bilemeseler de, onlar kâinat kitabına baktıklarında mutlaka bir yaratıcı olduğuna hükmedeceklerdir. Nitekim Cahiliye döneminde Hazreti Ömer Efendimiz’in amcası Hazreti Zeyd, böyle bir düşünceyi; “Bir yaratıcı olduğunu biliyorum. Ama benden istediği nedir, onu bilemiyorum. Ah keşke benden isteği nedir, onu bilsem ve ölesiye yerine getirseydim.”194 meâlindeki ifadelerle dile getirmiştir. Hâsılı, insanı ötede pişmanlıkla kıvrandıracak, içten içe yakıp kavuracak en büyük “keşke”, imandan mahrum bir hâlde ruhunu teslim etmektir.
Hidayete erdikten sonra tekrar dalâlete düşme de ötede insana “keşke” dedirtecek büyük günahlardan bir diğeridir. Zira imanla küfür, hidayetle dalâlet arasında ince bir perde vardır ve insan küçük bir hareketle kendini hemen öbür tarafta bulabilir. Bundan dolayıdır ki, inanan insanlar olarak biz, sünnetleriyle beraber kıldığımız beş vakit namazda günde kırk defa Cenâb-ı Hak’tan sırat-ı müstakim talebinde bulunuyor; daha sonra da صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ195 diyerek, Allah’ın nimetleriyle donattığı insanların yoluna tâbi olmayı istiyoruz. Başka bir âyette Allah Teâlâ’nın nimetlerine mazhar olan kimselerin, nebiler, sıddıklar, şehitler ve salih kimseler olduğu ifade ediliyor.196
İşte biz her gün namazlarımızda kırk defa Cenâb-ı Hak’tan bizi bu dört zümrenin yoluna hidayet eylemesini diliyoruz. Arkasından da, غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ197 demek suretiyle, Allah’ın azamet ve rahmetine sığınıyor ve böyle bir hidayetten sonra, “Allah’ım bizi gazaba uğramış ve sapmışlar güruhundan olmaya mahkûm eyleme!” diyoruz.